13 Şubat 2006 Doğum günümde gece saat 00.30 da İstanbul’dan
kalkan Amir Ates havayollarına ait uçağım, Dubai aktarmalı
Sri Lanka’nın Colombo şehrine doğru uçmaya başladı. Her
yurt dışı çıkışımda ki heyecan yine bütün benliğimi kaplamıştı,
çünkü Sri Lanka’dan sonra Kenya ve sonrasında Uganda,
Tanzanya, Zanzibar, Malawi, Mozambique, Zimbabwe, Zambia,
Botswana, Namibia, Güney Afrika, Lesotho ülkelerini sırt
çantası ve çadırla dolaşarak Afrika’nın en ücra köşelerinde
fotoğraflar çekecektim. Uçak havalandıktan ve birtakım
servisler yapıldıktan sonra hosteslerden biri yanıma gelerek
uçağın arka bölmesine kendisi ile gelmemi rica etti, ne
için diye sorduğumda herhangi bir sorun olmadığını tatlı
bir tebessüm ederek, kendisi ile gelmemi tekrar rica etti.
Beraberce en arkadaki hosteslerin dinlenme bölümüne vardığımızda
bütün hostesler hep bir ağızdan koro oluşturmuş “iyi ki”
doğdun Osman, diye doğum günümü kutladılar kocaman bir
de pasta üzerindeki mumları üfledim çok duygulanmıştım,
sonradan bu işi kızımın uçak firmasını arayarak organize
ettiğini öğrendim, güzel bir anı oldu benim için.
Öğle saatlerinde, Colombo havaalanına indim. Dehşet sıcakla
karşılaştım. Önceden kiraladığım sürücüsü olan klimalı
minibüs imdadıma yetişti. Havaalanı ile şehir, yaklaşık
40 km. Yollar gidiş, geliş tek şerit, trafik lambası diye
bir şey yok, binlerce modeli çok eski araçlar ve tuktuk
dedikleri uzak doğuya mahsus üç tekerlekli iki yolcu taşıyabilen
araçlardan binlercesi haliyle yolda trafiği iğrenç hale
getirmiş, uzun yolculuğun verdiği rehavetle sadece etrafı
izlemekle yetindim.
Duş alıp birkaç saat dinlendikten sonra, şehri keşfetmek
için otel’den çıktığımda ortalık hala sıcaktı, geziniyorum,
bakıyorum, enteresandır fotoğraf çekecek birşeyler bulamıyorum.
Akşam otele döndüğümde yazacak birşey de bulamıyorum.
Çünkü vahşi yaşam ve coğrafya sevdiğimden şehirlerde kareleyecek,
ya da yazacak birşeyler genelde bulamam. Sri Lanka’da
önceden yaptığım plana göre SIGIRIYA bölgesine gidiyorum.
Bu bölge; tarihi 1600 yıl öncesine kadar giden, deniz
seviyesinden oldukça yüksek, eski, tarihi değeri olan
tapınakların cok sayıda olduğu, köy ve tapınakların haricindeki
bölgelerin cangıl orman ve vahşi yaşam olan, ayrıca kuş
ve maymun cenneti olduğunu görüyorum. Tabii ki fotoğraf
makinem çalışmaya başlıyor, işin güzel yanı tropikal meyveler
bu ormanlarda doğal şartlarda yetişiyor. Ben ki uzak doğu,
Afrika gibi yerlere defalarca gitmiş olmama rağmen adını
bilmediğim hatta hiç görmediğim meyveleri ağacından koparıp
yeme şansını yakalıyorum. Sigiriya da 1600 yıl önce inşa
edilmiş bir tapınağa tırmanıyorum. Tırmanıyorum diyorum
çünkü tapınak bir kaç yüz metre çapında, 122 metre yükseklikte
tek parça bir kaya bloğunun üstüne inşa edilmiş. O dönemde
kayaların üstüne oyularak yapılmış, sonrası da bitkisel
boyalar ile renklendirilmiş, kutsal ifadeleri olan resimler,
inançları gereği her dönemde çok iyi korunmuş olduğundan
günümüze kadar zarar görmemişler, flaş kullanmadan çekimlere
başlıyorum, muhteşem kareler...
Bu kaya tapınağının çevresinde, o dönemde Budist rahiplerin
yaşadığı 4 km2 lik tapınak şehir var. Etrafında ise o
dönemde düşmanlık, savaş olmamasına rağmen geniş, derin
su kanalları mevcut, bu kanallar o dönemde sayıları oldukça
cok olan etobur yırtıcı hayvanlardan korunmak için yapılmış.
Tapınağa tırmanmak için sabah 05 de kalkmıştım, öğle
sıcağında inişte zorlanmadım, birkaç gün bölgeyi fotoğrafladıktan
sonra POLONNARUWA tapınaklarına gittim,1300 yıl önce inşa
edilmiş, yine sanat eseri nitelikli harika tapınak üniteleri,
tas duvar üstlerine yapılmış resimler insanın baktıkça
bakası geliyor
KANDY adeta ormanın içinde kaybolmuş bir şehir... Kaldığım
otel ise şehrin ortasındaki en yüksek tepenin üzerinde,
panoramik ve baktığınızda şehir nerdeyse görülmüyor, dağlar,
ardında dağlar ve yemyeşil ormanlar, insanın ruhu dinleniyor,
şehir ise tam curcuna trafik keşmekeşi. Binlerce tuktuk,
çıkardıkları eksoz ve gürültüsü, binlerce insan, ayrıca
her yer renk cümbüşü, biran Alaattin’in sihirli lambası
ile geçmişe yolculuk yapıyorum sanki.
Sri Lanka’nın enteresan meteorolojik yapısı var. Şöyle
ki ortalık günlük güneşlik iken on dakikada kararıyor
sanki gök yırtılmış, dünyadaki bütün yağmurlar aynı anda
o yırtıktan üzerinize yağıyor.
MATALE şehri diğer şehirlerden farkı olmayan bir şehir,
burada Budistlerin yine cok önem verdikleri adeta sanat
eseri olan Sri MUTHUMARIAMMAN tapınağını inceledim, bu
arada fark ettiğim bir şey oldu. Birden kendimi bunalmış
ve stresli hissettiğimi anladım, düşününce de olayı çözdüm,
tapınaklardaki renk cümbüşü. Binlerce küçük, çirkin yüz
hatları ve vücut şekilleri olan heykelcikler ve yine renkler,
insanın ruhunu sıkıyor, sürücüme sorduğumda ise bu çirkinliğin
ve renk cümbüşünün kötü ruhları, şeytanları korkutup kaçırması
için olduğunu söyledi
DAMBULLA şehrindeki Golden Tample mutlaka görülmesi gereken
tapınaklardan biri. İçi neredeyse spor salonu boyutlarında
ibadet yeri olan çok büyük bir Buda heykeli düşünün. İşte
Golden Tample öyle bir mabet. Sri Lanka ‘da görülmesi
gereken şehirler Kattankudi-Badulla-Ambalantota-Galle-Hıkkaduwa
diyebiliriz. Ülkenin kuzey kısımlarına gitmeyi de isterdim
ama ayrılıkçı TAMİL gerillalarının yaratacağı problemleri
dinledikten sonra programımdan çıkardım.
Adanın vahşi yasam bölgelerinin en önemlisi olan Wilpattu
nationalparkı gözlemledikten sora filleri ile meşhur YALA
WEST bölgesi ilginç ve harikaydı filler doğal şartlarda
yaşıyorlar, sayıları 2300 civarında, Doğum zamanı olduğundan
onlarca yeni doğmuş yavruları görmek olayı daha da güzelleştiriyordu
Adadaki tapınakları, vahşi yasamı ve coğrafyasındaki ormanları
gölleri ve muhteşem nehirleri izleyip fotoğrafladım. Harika
plajların olduğu, dünyaca bilinen HIKKADUWA şehrine geçtim.
İnsan on gün doğa ortamında dolaşınca biraz olsun yoruluyor.
Birkaç gün otelin ve kumsalın tadını çıkarıp dinlenmeyi
planladım, belirtmek istiyorum ki deniz ürünleri cok çeşitli
olup birkaç dolara yemeyeceğiniz kadarını getiriyorlar.
Günlük taze nefis, lezzetli ürünler. Kumsalda şezlongda
uzanmış güneşin tadını kulağımdaki mp3 ile sevdiğim müzikleri
dinlerken, türkuaz rengi okyanusun köpüklü dalgalarını
izliyorum. Bu arada boyları 20 metreye yakın, yüzlerce
palmiyenin denizle kucaklaşması ve çeşitli açılarda denize
doğru eğik duruşları insanı ayrı bir romantizme itiyor.
Akşamüstü duştan sonra ise, okyanus kenarında, masa ve
sandalyeleri köhne, uyduruk olan balıkçı lokantasına gidiyorum.
Bir kadeh beyaz şarap ile gün batımını bekliyorum, güneş
yavaş yavaş alçaldıkça görüntü şölene dönüşüyor, kumsal,
üzerine sevişircesine uzanmış palmiyeler, dalgaların sesi
tam bir senfoni, güneşin kızıla dönüşü bütün yorgunluğumu
unutturuyor bana. Bu arada aklımdan neler geçmiyor ki.
Sonrasında. Adanın çay tarlaları. Baharat bahçeleri, sonsuz
pirinç ekinleri, doğal kauçuk ormanları ve adanın vahşi
yaşamı, filler, bazı geyik türleri, maymunlar ve cennetteki
kuşlar sırayla gözümde canlanıyor
Hikkaduwa’da sabah erken Hint okyanusunun kokusunu içime
çeke çeke kumsalda yürüyüşe çıkıyorum. Yerel balıkçılar
ahşaptan yapılmış 8-9metrelik kürekli tekneyle, bir ucu
sahilde olan, boyu yaklaşık 2000 metrelik ağı denizde
yarım daire çizdikten sonra diğer ucunu da sahile getiriyorlar.
Her iki ucunda 10–12 adam bir de içlerinde 7 yaşlarındaki
çocuk, ağı yavaş yavaş sahile doğru çekerlerken, hiç sormadan
çocuğun hemen yanında bende ağların halatına asılıp çekmeye
başlıyorum bayağı zor ve güç istiyor, bu arada cocukla
göz göze geliyoruz. Birbirimize sevgi ile bakıyoruz inanıyorum
ki aynı dili konuşmak bazen hiç önemli değil, gülen gözler
yeterli. Derken birkaç saat sonra ağın torba kısmı sahile
yaklaştı yavaşça kumların üstüne çektik. Koca koca balıklar
hoplayıp, zıplıyor balıkçılar, çocuk ve ben mutluyuz.
Reise soruyorum ne kadar balık vardır diye? İki yüz elli
kg kadar diyor, paylaşım ise şöyle: Reis yani ağın ve
teknenin sahibi yarısını alıyor, diğer yarısı da eşit
olarak adamlara dağıtılıyormuş. Yani adam başına yaklaşık
6 kg balık düşüyor, bu kadar balık ise pazarda 1,5 usa
karşılığı S.Lanka parası ediyor yani bir işçinin gündeliği...
Çarşı Pazar esnafına gelince: Alacağınız şeyin en az 5
katı fiyat veriyorlar, uzun pazarlıklar sonrası beşte
bir fiyatına alıyorsunuz. Böyle yapmaları tabiî ki çok
yanlış, düşünüyorum da, ülkeleri zaten çok fakir, sanayi
neredeyse hiç yok, doğal kaynakları kendilerine zor yetiyor,
en azından turizmi geliştirip, pazarlayabilirlerse ekonomilerine
çok faydası olacaktır. Coğrafyanın, vahşi yaşamın oldukça
iyi korunmuş ve korunmakta olması (hiç olmazsa bunun bilincindeler)
dolayısıyla ülkelerine turist çekebilirler, birde bu kazıklamak
düşüncelerinden kurtulmaları gerekir
Özetle Sri Lanka, her şeyi ile görülmeye değer ülkeleri
kategorisine koyabiliriz.