Sabiha Gökçen Hava Alanında heyecanlı ve gecikmeli bir bekleyişten sonra uçağımız teker kesti ve yorgunluktan yarı sarhoş uçuş bitti derken Sharjah havaalanındaki sis nedeniyle bir buçuk saat uçağımız Dubai üzerinde turladı. Nihayet inişle hep beraber biz de fırladık ama Sharjah’ta ikinci uzun bir bekleyişte Mumbai uçağı için olacaktı. Mumbai’ye iki buçuk saatlik uçuş sonucunda vardığımızda sevgili Hindistan uzmanı Zafer Bozkaya’nın (www.hindistangezi.com) bizi çiçeklerle geleneksel bir şekilde karşılaması bütün yorgunluğumuzu unutturdu. Mumbai de birkaç gün kalıp (bu bölümün hikaye ve ftg.na Hindistan gezimin 13.cü bölümünden izleyebilirsiniz)
23.40 treninin yataklı vagonun da koğuş misali 64 kişi bir arada yatarak Goa’ya doğru yol alarak Mumbai’yi geride bırakıyoruz. Öğleye doğru trenimiz Old Goa’ da durduğunda sıcağı bütün hücrelerimde hissediyorum. Bir taksi ayarlayarak 1.5 saat uzaklıktaki Palolem Plajına doğru ilerliyoruz. Pansiyonumuz çok çeşitli tropikal çiçeklerin bulunduğu dev boyutlu palmiyeler ve coconat ağaçlarının serinlettiği bahçesiyle bizi bir anda serinletti. Bu kadar hoş bir ortam sağlayan pansiyonunun fiyatı komik denecek kadar ucuzdu. Sahipleri inanılmaz sıcak, güler yüzlü ve konukseverdi.
Odalarımıza yerleşip duşumu aldıktan sonra çevreyi keşfe çıkıyorum.( ki buraya daha öncede gelmiştim) Sahilde çok sayıda ahşaptan yapılmış son derece basit ama bir okadar sempatik birçok ağaç ev ve restaurant görüyoruz. Burası tam bir meyve cenneti neredeyse su yerine bile meyve suyu içmek mümkün. Aynı zamanda burası bir yoga merkezi gibi işlev görüyor. Kumsalda grup grup yoga yapan birçok kişiye rastlamanız olası. Güneşin doğuşunu ve batışını kutsayan yogilerden çok çarpıcı kareler yakalayabilirsiniz. Kasabanın kenarında denize dökülen bir nehir bulunmakta, nehrin iç tarafındaki doğal çevre görülmeye değer. Her ne kadar mevsim itibariyle su azalmış olsa da hala bir doğal cazibe halinde.
Baştanbaşa palmiyelerle kaplı Palolem’ in plajında deniz keyfi yaptıktan sonra güzel bir akşam yemeği için hazırlık yapıyoruz. Elbette deniz kenarında olup bir Türk olarak kebap yiyecek halimiz yoktu. Cam fanusların içindeki mumlarla ışıklandırılmış şık bir restoranda akşam yemeği için çeşitli okyanus balıkları arasından yiyeceğimiz seçiyoruz. Yakılan tütsülerin mis kokusu arasında. Burada balık, rengârenk sebzelerle süslenmiş özel soslarla hazırlanmış yemeğe kıyamayacağınız güzellikte bir sunumla geliyor. Görgüsüzlük olarak düşünülse bile dayanamayıp bu güzel sunumun fotoğrafını çekiyorum. Buz gibi biralarla balık midemizdeki yolculuğuna çıkıyor ( bu rada balığı rakısız yediğimi sevgili Sadun Boro ağabeyim duymasın). İşte hayatın tadı bu olsa gerek.
Goa’daki ikinci günümüzde motosiklet kiralayarak bu bölgedeki diğer kumsalları keşfetmeye hazırlanıyoruz. Ancak tek aracın geçebildiği yollarda uçsuz bucaksız ve inanılmaz güzellikte yeşilliğe sahip pirinç tarlalarının arasından geçerek doğayı koklayarak ve yaşayarak koylara ulaşıyoruz. Motosiklet gezi yapmanın tadının ayrıca başka bir güzel olduğunu düşünmeden edemiyoruz.
İlk ulaştığımız kumsalda bir sürprizle karşılaşıyoruz. Bu kumsalın aynı zamanda Olive Ridley Sea Turtle (Zeytin yeşili deniz kaplumbağası) için üreme alanı olduğunu ve Hindistan Orman Bakanlığı tarafından koruma altına alındığını görüyoruz. Bütün dünyada 8 tür deniz kaplumbağası bulunuyor ve bunların hepsi de koruma altında. Bizim ülkemizde bu tür kaplumbağa bulunmuyor Akdeniz sahillerimize sadece Caretta caretta ve Chelonia mydas türleri yumurtluyor. Hindistan’ da da koruma çalışmaları tüm dünyadaki diğer koruma çalışmalarına benzer şekilde yürütülüyor. Çünkü burada da yumurtlamış olduğu yuvalar kafes içine alınmış ve uyarı tabelalarının üzerine gerekli bilgiler yazılmış. Bu canlıların en önemli özelliklerinden bir tanesi içgüdüsel olarak mutlaka doğmuş oldukları kumsallara giderek üremelerini ve yumurta bırakma işlemlerini gerçekleştiriyorlar ve çok zor yaşam mücadeleleri söz konusu. Bu plaj güzelliği yanında bir de böyle bir mucizevî doğa olayına şahitlik ettği için bizim açımızdan en güzel kumsal olarak ilan ediliyor. Burada güzel bir Mango suyu içtikten sonra binlerce palmiyelerin arasından süzülerek diğer plajları ve arada sıkışmış toprakları ziyaret ederek yolumuza devam ediyoruz.
Deniz kıyısında yüksek bir tepenin üzerine 1500’ lü yıllarda kurulmuş hala çok iyi durumda ayakta duran Cal Paura Caula kalesine geliyoruz. Kalenin iç kısmında yeni kurulmuş olan devasa bir kiliseden yükselen ayin sesleri dikkatimizi çekiyor. Kilisenin etrafı rengârenk düğün çiçekleriyle ve dev boyutlu ağaçlarla bezenmiş durumda. Hindistan’ ın özellikle güney kısımlarında Portekiz işgali sonrası Hıristiyanlığın yaygınlaştığı ve bu bölgelerde çoğunlukla kiliselerin hakim duruma geldiği dikkatimizden kaçmıyor. Büyük bir çoğunlukla kiliseler daha az sayıda Hindu tapınaklar ve en az aysıda camilerin olduğunu gözlemliyoruz.
Yol boyunca ilginç ve güzel bulduğumuz manzaralarda motorlarımızı durdurup çevrenin güzelliklerini izleyip fotoğraflarını çekerek anı ölümsüzleştirmek ayrı bir keyif veriyor. Motorla yapmış olduğumuz bu gezinin verdiği keyfi unutmak pek mümkün olamayacak. Motorun insana gençlik aşısı yaptığı ve özgürlük hissini tattırdığı doğruymuş gerçekten. Motor gezisine kendimizi öyle kaptırmışız ki benzinimizin bitmek üzere olduğunu son anda fark edip bir köydeki bakkaldan 1,5 lt’ lik su şişesi içerisinde satılan benzinlerden almayı akıl edebildik. Burada benzini bakkaldan litrelik pet şişelerde satın alabiliyorsunuz. Yorgunluktan bitmiş ama huzur ve mutluluk içerisinde pansiyonumuza dönüyoruz.
Sabah 08:00 yunusları gözlemlemek için kano şeklindeki lokal teknelerden kiralayarak denize açılıyoruz. Yunuslara çok fazla yaklaşamasak ta onları uzaktan izlemek bile güzeldi. Bugünü kendimize deniz günü ilan ettiğimizden bütün aktiviteleri denize göre ayarlıyoruz. Akşamüzeri yine tekne kiralayarak denizden civardaki plajları görmek ve balık tutmak için küreklere asılıyoruz. Balık tutma konusunda çok başarılı olmasak ta denizden çektiğimiz plaj fotoğrafları bize balık tutmuş kadar iyi geliyor. (NOT: Goa fotoğrafları için, Hindistan Bölüm - 12 ye bakmalısınız.
Birkaç gün Goa’ nın tadını çıkardıktan sonra trenimiz Kerala eyaletine doğru yol alıyor. Burada bilmeyenler için bir kez daha hatırlatmakta yarar var Hindistan’ da ulaşım karayolu gelişmediği için büyük bir çoğunlukla trenlerle gerçekleşiyor. Tren yolculuklarının hoş bir tarafı var, bir kopartmanda onbir kişi yolculuk yapıyorsunuz iç içe. Bu da ister istemez bir süre sonra sohbet ortamı doğuruyor ve hiç tanımadığınız bir kültürden gelen tanımadığınız insanların hayatına kısa dönemler içerisinde de olsa şahitlik etmiş oluyorsunuz. Tabii gece horlamadıkları sürece bu hoşluk devam ediyor J.
Uzun yolculuk sonrasında Kerala’ nın Ernakulam şehrine sıcak ve rutubetin baskın olduğu bir havada iniyoruz ve bir taksiyle pansiyona doğru yola çıkıyoruz. Burada pansiyonlar evden dönüştürülmüş olduğu için “Home stay” olarak adlandırılıyor. Biz de Sina isimli inanılmaz sevimli, zeki ve işbitirici bir kadının home stay’ inde kalıyoruz. Bizi büyük bir sevinç ve misafirperverlikle karşılıyorlar. Pansiyon Hindistan da alışkın olamayacağınız kadar temiz ve iyi hizmet veriyor. Sabah 09.00 da kapıya mis baharat kokuları içinde çayınız geliyor. Hindistan’ ın her köşesinde duyumsayacağınız tütsü kokuları pansiyonun her tarafını sarıyor. Ve pansiyon sahibinin üç çocuğu var en büyük kız on-onbir yaşlarında Edrina ile önce gözlerimiz buluşuyor, gözlerindeki sevgi yüreğime bir nehir gibi akıyor ve bu ilahi aşk karşılıklı başlıyor, devamlı dizimin dibinde ve pansiyonda olduğum sürece çok güzel ve uzun sohbetimiz oluyor. Pansiyon kayıt defterinden aldığı bilgi eşliğinde ertesi gün yaş günümü sürpriz bir şekilde kutluyor, inanın ben bile unutmuştum, tabiî ki çok duygulandım. Kameramı otomatik çekime alarak, Baş başa fotoğraflar çekiyoruz. Ernakulam şehri görülmeğe değer bir yer, deniz ve göller, adalar balıkçılar ve balık tezgâhları muhteşem görüntüler sergiliyor, plajlarda cabası, adalardaki yaşam büyüleyici yazı kısmını fazla uzatmayı düşünmüyorum, fotoğraflar çok şey anlatıyor ancak yinede buraları görmek koklamak gerek diye düşünüyorum. Her sabah uyanışımda tekrar tekrar bu rüya bitmesin Allahım diyorum. Ernakulam çevresinde büyük boyutlu nehirler ve kanallar cenneti olduğundan sonraki gün bir tekne kiralayarak etrafı cangıl ormanlarla kaplı nehirde turluyorum. Teknenin giremeyeceği kadar dar ve sığ olan sularda ise tekneye ait kono ile yola devam ediyorum, orman içinde berrak sular üstünde kuğu gibi süzülerek ilerken pirinç tarlaları ve köy evlerine rastlıyorum, fotoğrafını çektiğim köylüler zayıf yüzlerindeki sıcak gülümseme ile adeta bana sevgi aşılıyorlar. Arada bir karaya çıkıp köylülerle sohbet etmekte ayrı bir zevk, ancak bana ne işin var buralarda der gibi şaşkın bakışlarını da unutamıyorum. Akşam pansiyonuma döndüğümde, ev sahibine çevreye ve doğal ortama hayran kaldığımı söyleyince, bana haus boat lardan bahsetti, haus bot dedikleri, üstünde üç odası olan neredeyse 5 yıldızlı oteller kadar lüks olan gezi tekneleri, kamaralara oda diyeceğim, çünkü boyut olarak çok geniş ve ferah. Tabi bu bilgileri aldıktan sonra benim gibi bir yelkenciyi kim tutar, al işte maceranın en büyüğü dedim kendime, Sina nın organizasyonu sonucu, vahşi ve doğal coğrafya içinde serpiştirilmiş köylerin olduğu göller bölgesi Alleppey’e gidiyorum. Göller dedim ama aslında bir göl, ancak 480 Km uzunluğunda, doğal kanal ve nehirlerle bölünmüş, çevre sonsuzluk boyutlarında, dev boyutlu ağaçların oluşturduğu ormanlar ve ormandaki yabani hayvanlar, çok çeşitli kuşların senfonik konser verdiği, cennet bir köşe. Teknenin kaptanı, ipe dizilmiş, yöresel çiçeklerden yapılmış kolyeyi boynuma geçirirken yüzündeki sıcak tebessümle hoş geldiniz sahip diyordu. Bana öyle dostça davranmıştı ki küçük adım Osman la hitab edebileceğini söylediğimde mutlu olmuştu, arkasından başka gülen gözleri olan personel kokonat meyvesinin suyundan yapılmış hafif alkollü içeceği sunduğunda, ben botun keyfini çıkarmaya başlamıştım bile. Odama yerleştikten sonra bot ağaca bağlı ipini aldı (demir çapa sözkonusu değil) ben her denize açıldığımda dediğim gibi vira bismillah ımı çektim. Teknenin baş tarafında, kıçüstü (teknenin arka sahanlığı) rahat koltukların olduğu bölümde yerimi almış etrafı seyretmenin zevkini içime sindiriyordum, derken kaptanla sohbet bölümü başlattık. Bende eski milli yelkenci olduğumu, 1998 yılında, Fas ta yapılan dünya gençler laser yelken yarışlarına takım kaptanı olarak gittiğimi falan söyleyince bir an çevreyi bırakıp deniz konuşmaya başladık, sonrasında ben tabiî ki botun dümenindeydim, sayemde kaptan tatil yaptı !.. İngiliz sömürge döneminden kalma adet olan akşamüstü 5 çayında botumuzu göl kenarında bir ağaca bağladık minik bir adacıktı. Çay ve kurabiye faslını bitirdikten sonra adacığa çıkıp biraz dolaştım, bu arada botumuza yaklaşan kano üzerindeki satıcı dan dev tatlı su karidesleri aldım, akşama ziyafet var. Akşama kadar saatte 4 mil hızla rotamıza devam ediyoruz. Bu arada gölden kanallarla diğerine geçiyoruz, her defasında bir diğerinden güzel coğrafya içindeyiz, bu arada yanımızdan kanolar, çuvaldan bozma birkaç metre kare yelkeni olan kayıklar ve diğer hous bout lar yanımızdan geçiyor derin sessizliği arada bir kuşlar tatlı nağmeleriyle bozuyor, aslında bozmak kelimesi yanlış oldu renk katıyorlar. Güneş batımını yakın zamanda botumuzu yine göl kıyısında baştan ve kıçtan (denizci dilinde böyle söylenir) kalın halatlarla kıyıya bağlıyoruz. Ve göl üstünde rüyalara girecek muhteşemlikte gün batımını izliyorum. Akşam ziyafet misali yemekten sonra kamarama çekilip biraz kitap okuyayım derken tatlı uykuma dalıyorum. Ertesi gün sabah dinç ve uykumu almış olarak kalkıyorum, duş sonrası, elimde koyu bir kahve, çevrenin sakinliği ve manzarası ile içime sindirerek yudumluyorum, Kahvaltı sonrasında başka bir cennet köşeyi keşfetmek için halat alıyoruz ve yola devam diyoruz, Bu arada yöresel balıkçılık sistemi dikkatimi çekiyor. 20x20 metre boyutlarında bir ağ, kaldıraç sistemi ile suya bırakılıp on dakika kadar bekletildikten sonra kaldırılıyor ve içi balık dolu. Bunu teknik olarak anlatamamış olabilirim, fotoğrafa bakınca anlayacağınıza eminim. Birkaç günümü böyle geçirdikten sonra Kollam bölgesine gitme hazırlığım başlıyor, otobüs, tren ve göller bölgesinde işleyen 50 kadar yolcu taşıyabilen tekneler varmış. Tabiî ki ben yine tekne yolculuğunu tercih ediyorum, Yine muhteşem coğrafya içinde yedi saat süren çok güzel bir yolculuk sonrası Kolam!a varıyorum, kısa araba yolculuğla Varkala kasabasına varıyorum. Burası Arab denizi ile Hint okyanusunun buluştuğu nokta olduğundan turkuaz rengi Deniz ve binlerce palmiyenin buluştuğu nokta, şirin, rahat ve her zamanki gibi huzur dolu. Okyanusta yüzmenin ve çevrenin tadını doyasıya çıkarıyor, yolculuğumun tatlı yorgunluğunu burada atıyor ve özlemiş olarak ülkeme dönüş gününü bekliyorum, dönüşte Dubaide 8 saatten fazla beklemem olduğu için özel izinle hava alanından Dubai şehir merkezine geçip biraz alışveriş yapıyorum ve verelini İstanbul.