Tanzania

Tanzanya’ya giriş yaptıktan sonra, Tunduma kasabası yakınlarında geceyi geçirip, TANGANYIKA gölüne doğru yola çıkıyoruz. Yorucu kamyon yolculuğumuzdan sonra gölü görmemiz, yorgunluğumuzu hafifletiyor, gölün serin suyu ise hepimize neşe kaynağı oluşturuyor. Tangyika gölü dünyanın en derin göllerinden biri, en derin noktası 1470 metre, ortalama derinliği ise 570 metre, yüz ölçümü 32,900 km2 olan bu göle aslında iç denizde diyebiliriz. Tanzanya’nın dışında Demokratik Kongo, Burindi ve Zambıa’nında kıyısı bulunmaktadır. Ekvator’ yakın olması nedeniyle göl ve çevresi tropikal iklime sahip olup yıllık ısı ortalaması 25 derecenin altına düşmüyor. Afrika’nın ikinci uzun, su debisi açısında birinci büyük nehri CONGO, diğer adı Zaire nehri olan bu nehirde, Tanganyyika gölünden doğuyor. Göl çevresindeki ülke insanlarına ekonomik olarak katkıda bulunuyor. Balıkçılık ve tarım yapılıyor, bu arada doğanın, vahşi yaşamın bozulmamasına dikkat ettiklerini sanmıyorum. Tanganyika gölünden sonra, Tanzanya’nın coğrafya ve yabanıl hayatının içinde, iki gece konaklayarak, başkent Dar es Salaam’a varıyoruz.

Az sayıda düzgün mimarisi olan binaların dışında, mezbelelik görüntüsü, berbat trafiği ve her yerin çöplerle dolu olmasıyla, kendine has kokusu olan bir şehir. Şehri gezdikten sonra, kölelik ve sömürgecilik düzeni bitmiş olmasına rağmen, yokluk ve yoksulluğun merkezi herhalde burası diye düşünüyorum. Limana gidiyoruz, adına feribot dedikleri büyük tekneye kamyonumuzla beraber biniyoruz sadece 600 metre kadar ilerdeki adaya çıkıyoruz, kısa yolculuktan sonra kamp alanımıza ulaşıyoruz. Hint okyanusu kıyısında muhteşem kumsalda rüya gibi palmiyeler gölgesinde ilk iş çadırlarımızı kuruyoruz. Akşam yemeğinden sonra barına geçiyoruz. İnanılmaz güzellikte yerel müzik dinliyoruz.

Dar es Salaam’den ayrıldıktan sonra Tanga kasabasından 30 km önce bir köy yakınlarında çadırlarımızı kurmuştuk. Günün yorgunluğundan dolayı Afrika’da akşam 21 gibi herkes çadırında uykuya geçiş yaptığından doğal olarak sabah çok erken 06 gibi rahatlıkla uyanabiliyorduk. Uyandıktan sonra köyün çevresinde yürüyüşe çıkmıştım, ortalıkta tavuklar, civcivler ve birkaç tavsan dolaşıyordu, bir hareketlilik oldu siyah renkli boyları 1,5 metrenin üstünde üç yılan BLACK MAMBA (soktuğu zaman yetişkin insanı dahi sadece 20 saniyede öldürebiliyor, Afrika’ya gitmeden önce özellikle tehlikeli hayvanlar üzerine çok ciddi bilgiler edinmiştim). Tavuklara, civcivlere yaklaştı tavuklar kaçıştı, ancak sanırım civcivler de tehlike algılama duygusu gelişmediğinden pek oralı olmadılar. Kobralardan biri ok gibi fırlayıp civcivi soktu, diğeri tavşana sinsice yaklaştı ve tavşanı soktu iki zavallı birkaç saniyede sert vücut kasılmaları sonrası hemen öldüler. Bir yandan olayı fotoğraflıyorum ve video kaydı yapıyorum, bir yandan da kendimi kolluyorum heyecan, korku duygularım had safhada. 3. Kobrayı görüyorum, sanki gerilim filmi içinde figüranlık yapıyorum, bu kadar çekim yeter diyip çareyi uzaklaşmakta buldum. Bu arada arkama bakıyorum yılanlar öldürdükleri hayvanları kafadan başlayarak yutuyorlardı. Bu yılanlar Afrika’nın her yerinde var son derece tehlikeli ve zehirli. (Python Natalensis boy yetişkinlerde 3,5 metre-Egyptıan cobra-Black Nacked-Fres Cobra –Rock Python.) Gidecek olanlara da dikkatli olmalarını öneriyorum.

Sabah çadırlarımızı toplayıp, kahvaltı yaptıktan sonra, yine Afrika’nın dar ve tozlu yollarına düşüyoruz, Afrika’nın çatısı olarak bilinen, birçok filme konu olan Kılimanjora dağının eteklerinde mola verip, görülmesi gereken MANYARA gölünü pas geçerek Arusha yakınlarındaki kampa yerleştik. Ertesi gün yola çıkmadan önce Arusha, Şehrindeki marketlerden yiyecek, içecek stoklarımızı tamamladık. Market çıkışında zenci bir adam “Osman” diye boynuma sarıldı, Smayli idi. Smayli benim önceki gelişlerimde arabası ile beni birçok yere götüren rehber sürücümdü ne güzel tesadüf, tabi grup arkadaşlarım merakla nerden tanıştığımızı sordular, anlattım baya havam olmuştu. ARUSHA kenti Serengeti’ye gidecek olanların ilk durağıdır, burada her türlü eksiklerini giderebilirler.

Aruha’dan Serengeti’ye geçip eski dostlarım Masai lerle tekrar görüşme heyecanı bütün benliğimi sarmıştı. Masai’ler Kenya’nın güneyi, Tanzanya’nın kuzeyinde yaşayan bu akraba halkı, sınır ikiye bölmektedir. Yüzölçümü 14763 km² (Hollanda’dan biraz büyük) SERENGETİ düzlüklerinde; ortalama rakım 1400m.dir, Serengeti’nin Kenya’daki bölümüne ise MASAIMARA denilmektedir, bölgede yaşayan Masai’lerin toplam sayısı 325 bin kadardır.

Hayvancılıkla geçinen, göçebe sayılan Masai’ler savaşçı, gözü kara, cesur halktır. 1900 lü yıllardan itibaren, zemini toprak, sazlardan kulübeler yaparak sabit yerleşime geçip köyler kurmuşlardır. Elektrik, içme suyu, olmadan medeniyetten uzak, hiçbir icattan yararlanmadan (tabii ki telefon, TV, vs. olmadan) mutlu bir şekilde yaşamaktadırlar.

On-on beş dönümlük alana sahip, içinde 30–50 hanelik bu köylerin etrafını, doğada özgür yaşayan yırtıcı et obur hayvanlara karşı korunmak amacıyla 2,5–3 m. yüksekliğinde çalı, çırpı, kuru ağaç dalları ile duvar şeklinde çevirmişler. Akşam olduğunda da köyün tek girişi olan kapıyı aynı sistemle kapatarak, kendilerine ve hayvan sürülerine (keçi, inek) emniyet sağlamaktadırlar.

Ailenin temel iktisadi birim oluşturduğu Masai’lerde yaş, onların toplumdaki sınıfını belirler. Ayrıca sünnet olayı erkeğin savaşçı sınıfına geçişinin simgesidir, erkeğin sosyal sınıf atlamasıdır. Yaş sınıfları sistemi soylarına bağlıdır. Savaşçıların başlıca işlevi disiplinli ve savaşa hazır olmalarıdır. Yerleşik bölgelerdeki kabilelerin şefleri, belli sayılardaki savaşçılara sahiptirler. Bu şefler seçilerek oluşturuluyor, gerektiğinde de görevlerinden alınabiliyorlar. Günümüzde artık savaşmıyorlar ama gene de, savaş giysileri, yüzlerindeki savaş boyaları ile eski törelerini uygulayarak törenle avlanmaya gidiyorlar. Her Masai yerlisinin, vahşi yaşama zarar vermeden, eti yenebilen, Antılop çeşitlerinden, belli sayıda avlanma hakkı var. Avlanma esnasında ateşli silah kesinlikle yasak, zaten ateşli silahları da yok. Ok, pala (bir tür kılıç) mızrak gibi aletlerle avlanıyorlar.

50–60 yıl kadar önce, Şeflerin komutasındaki kabileler; birbirleri ile hayvan sürüleri, komşu kabilelerin kadınları için savaşıyorlardı, kabileler arasında akınlar düzenliyorlardı. Şimdi bunlara rastlanmıyor. Mesai’ler ata soylu, totemci klanlara bölünmüşlerdir.

Masai’lerin yaşamında dini ve ekonomik açıdan hayvanların önemi büyüktür. Miras yöntemi hukuki akrabalık yoluyla oluşmaktadır. Sosyal yaşamda ağaç köklerinden, bitkilerden yapılan boyalar, erkek ve kadınların süslenmesinde büyük rol oynamaktadır. Yaparken ve kullanırken büyük keyif aldıkları takılarda, tahta ve hayvan kemikleri kullanıyorlar, son zamanlarda bunlara bir de basit metalleri de ekleyerek, üretim fazlalıklarını da köylerine gelen MZUNGU lara (Beyaz adam) yani turistlere, birkaç dolar karşılığında satarak ekonomilerine katkıda bulunuyorlar.

Bizdeki başlık parasına benzer bir durum Masai’lerde de geçerli. Başlık parası yerine, kızın sosyal durumu ve güzelliğine göre keçi ve inek sayısı değişmektedir. Eğlencelerine gelince; hiçbir müzik aleti kullanmadan kurdukları 8–10 kişilik orkestrada, gırtlak ve diyaframlarını kullanarak olağanüstü Afrika ritimleri eşliğinde, erkeklerin sert, görkemli, kareografik danslarını izlemek muhteşem olay.

Masai’lerin arasında birkaç gün geçirmek, neredeyse imkânsız. Köy halkına, özellikle kabile şefine sevimli, şirin gözükmeniz gerekiyor, ayrıca basit küçük hediyeler sunmak, köyün sazdan yapılma okuluna biraz yardım yapmak gerekiyor, tüm bunlar da sonuç vermezse biraz duygu sömürüsüne başvurmak gerekiyor. İlk gittiğimde, Benim uyguladığım yöntemse, köyün dışına çadır kurmak istediğimi, onları fazla rahatsız etmeyeceğimi, fakat vahşi hayvanların saldırısına uğrama ihtimalimin olduğunu ve tedirginlik yaşadığımı belirterek kabile şefinin acıma duygularına sığınarak onun onayını aldım. Ama bir şartla kabul etti, onların sosyal kurallarına aynen uyacaktım ve onlardan biri gibi yaşayacaktım, seve seve kabul ederek köyde birkaç hafta kaldım, kaldığım sürede mısır, pirinç, patates ezmesi, keçi sütü, ateşte pişmiş av etleri yemek benim için ilginç ve güzeldi

Serengeti ve Masai’lere gelirken Tanzanya’nın Arusha kentinden yola çıkmıştım. MANYARA gölünde kısa molada, bu gölün cennetten alınıp buraya konduğunu keşfettim. Gölün kenarında pelikanlar, on binlerce flamingolar, diğer kuşlarla birlikte tam bir kuş cennetiydi. Dönüşte ise gelirken pas geçtiğim 2800 m rakımdaki NGORONGORO CONSERVATION AREA diye adlandırılan yerdeki, vahşi yaşam ve coğrafyayı gözlemlemek için cangıl orman ortasındaki düzlükte kampımızı kurduk, gündüz hava sıcaklığı ortalama 24 derece, geceleri ise dondurucu idi. Bu bölge 8300 km2 olup, tamamı yaklaşık 2800 metre yükseklikte. Özellikle fillerin sürüler halinde yaşadığı bu bölge tipik tropik ormandı. İçinde beni dehşete düşüren 259 km2 alana sahip, bulunduğum yerden yaklaşık l300 metre derinlikte, (yani denizden l.500 metre yükseklikte), içinde birkaç tane soda gölü olan, binlerce flamingo, ayrıca aslan, leopar, fil, sırtlan, bufalo, zebra, kartal, pelikan, geyik sürüleri, çeşitli kuşların, hipopotamların yaşadığı dünyanın belki de en enteresan krater çukuruydu. Buranın kendine özgü hava koşulları olmasıda entrasan meteorojik bir olay. Akşam olduğunda bu çukurdan çıkıp 2800 metre yükseklikteki kampıma döndüm, normal olarak da o yükseklikte soğuktan sabaha kadar uyuyamadım. Ngorongoro bölgesinde, köy dâhil burada hiçbir yaşam biriminin olmayışı da ayrıca güzel. Tanzanya’nın vahşi güzelliğini arkamızda bırakarak, Kenya’ya doğru yolumuza devam ediyoruz.