Zimbabwe

Zimbabwe’ye bir akşamüstü giriş yaptım, akşamüstü olduğundan, doğada kamp yapıp, geceleyip, sınırdan 250 km uzaklıkta olan başkent HARARE yakınlarında. Bir kamp alanına yerleştik. Öğleden sonra topluca şehre indik. Şehir eski başkentin yakınında, son yirmi yılda önceden planlanarak inşa edildiğinden, yeterinden fazla düzgün. Caddeler çok geniş, birbirini dik kesiyor, çok rahat akan trafik, fakat Afrika’nın tümünde olduğu gibi, fakirlik her adımda yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor.

Büyük şehirlerde çekecek fotoğraf ve yazacak hikâye bulamadığımdan ertesi gün için arkadaşlarıma, daha önceki Afrika gezilerimdeki yaptığım bir şeyi önerdim, bizdeki çocuk esirgeme kurumu karşılığı olan bir kurumu ziyaret etme fikrimi söylediğimde hepsi kabul etti, mağazalardan alış verişler yapıp hazırlandık. Türkiye’den buraya gelirken, komşularımın kız çocukları biriktirdikleri harçlıklarından el emeği boncuklardan takılar yapıp seferber olmuşlardı. Kalemler, balon vb şeyler alarak bana teslim ettiler, ben onları verme fırsatını bulacaktım. Araştırıp çocuk esirgeme kurumunu bulduk. Ziyaret edeceğimizi bildirdiğimizde yetkili memnuniyetle kabul etti ve gittik.! Çocuklara hediyelerimizi sunduk, oynadık, şarkılar söyledik, yaklaşık 3 saat boyunca abartmıyorum hepimizin kollarında, kucağında aynı anda birkaç çocuk. Onlar mutlu, bizler de mutlu, ayrıca aramızda topladığımız bir miktar USD yi de makbuz karşılığı teslim ettiğimizde artık ayrılık zamanımız gelmişti. Bazı çocuklar inci gibi gözyaşı döktüler, sanırım ben de aşırı duygusalım, gözlerim dolu dolu oldu hani derler ya dokunsalar ağlayacağım.

Artık Zimbabwe’nin doğasına dalmaya hak kazanmıştık, ertesi sabah Harare’300 km uzaktaki GWERU, bölgesindeki Antelope milli parkına ulaştık, park içindeki kamp alanımıza yerleştik. Kıskanılacak manzarası var. 10 Km2 Göl, etraf orman, her an aslanların kükremesi, fillerin homurtusu, maymunların çığlığı. Ya da daha önce görmediğim sesini duymadığım kuşların ötüşü, insana cennetteymiş hissini veriyordu. İkinci gün kamp korucularına belli bir ücret ödeyerek, kano ile balık avlamaya gittim. (izinsiz avlanmak yasak) Etraf sık ormanlık. Çeşitli hayvanların sesleri dışında çıt yok. Yemi taktım, oltayı atar atmaz kiloluk balık beni bekliyormuş, oltaya adeta yapıştı, bir süre sonra ikinci, derken üçüncü, göl sanki balık kaynıyor. İstesem onlarcasını tutabilirdim ama balık katliamı yapmanın anlamı yok diye düşünüp avlanmayı bıraktım. Aksama onları ateşte çubuğa takıp pişirip yemenin hayallerini kurarken, fotoğraf makinemi çıkarıp hazırladım. Birazdan gün batımı başlayacak belli aralıklarla bu olayı kareleyeceğim. Düşündüğüm gibi olmaya başladı ağaçlarda gölgeler, güneşin kızıl renginin göl üzerindeki görüntüsü, muhteşem,(bu kelimeyi çok kullandığımın farkındayım ama gerçekten öyle) bir an rüya mı görüyorum diye kendimi yokladım. Bu arada suda botuma yaklaşan timsahları fark ettim. İzlediğim belgesellerde timsah bottaki insanlara bir şey yapmıyor ama ben yine de tedbir için oradan uzaklaşmayı tercih ettim, bir yandan da gülüyorum, hayalimde timsahların arkamdan “abı nereye daha karpuz kesecektik” der gibi düşündüklerini hissediyorum.

Sabah büyük bir gürültü, patırtıyla uyandım 5 tane baba fil çadırlarımızın arasında dolaşıp otlanıyorlar, milli park korucuları da olayı görmüşler çadırlarımızdan uzaklaştırmaya çalışıyorlar, ben gayet sakin fotoğraf makineme sarılıp olayları görüntülüyorum, korkmuyorum diğer arkadaşlarım gibi, doğal hayatta da fillerin uysal, insanlara zarar vermediğini biliyorum. Ve bu olayı yaşarken belgesel içinde figüranlık yaptığımı düşünüyorum. Akşamların zevki burada bir başka oluyor, kocaman kütüklerden yaktığımız ateşin etrafında akşam yemeğimizden sonra kahvelerimizi yudumlamak, birbirimize geçmiş gezi anılarını anlatmak, zamanın nasıl geçtiğini unutturuyor bizlere. Parkta son gecemizde arkadaşlarımızdan biri yemek sonrası çadırının önüne davet ediyor hepimizi, Sürpriz. Üç adet beş litrelik, kalitesiz de olsa şarap bulmuş bir yerlerden, gölün üstünde yarım ay’ımız yansıyor. Afrika’nın sessizliğinde birkaç aslan kükrüyor (anlaşılan daha uyumamışlar),koyu sohbet, geceyi bitiriyoruz. Sabah çadırlar toplanıyor, istikamet BULAWAYO, akşama doğru geliyoruz, ertesi gün her zaman olduğu gibi şehirde eksikler gideriliyor, internet, telefon gibi ihtiyaçlarımız görüyoruz ben sigara stoklarımı, yapıyorum, grupta maalesef tek sigara içen benim üzülerek yazıyorum buraya. Bulawayo’da hepimiz kendimize bir ödül vermeye karar veriyoruz. Tertemiz odaya iki kişi toplam 4 USD ödeyerek sıcak suyu olan bir kampta kalıyoruz. Oh bu gün çadır kurmayıp rahat yataklarda uyuyacağız, iki aydır aslında tatlı bir sefalet ve yorgunluk içindeyiz. Burada iki gece dinlendikten sora akşam 20. 00 treni ile VICTORIA FALLS’a gitmeye karar veriyoruz.

Kamyonumuz karayolu ile gidecek, 350 Km lik yolu trenimiz 14 saatte alıyor. Ama biz trenin keyfini çıkarıyoruz bu arada, yorgun, uykusuz varıyoruz Victoria’ya. Burası dünyanın ve Afrika’nın en meşhur şelalelerinden biri, trenimiz istasyona girdiğinde şelalenin 2 km kadar ilerde olduğunu öğreniyoruz, müthiş uğultusunu istasyondan duyabiliyorduk, istasyondan kalacağımız kamp alanına yürüyerek gittik. Kamyonumuz gelmiş bizleri beklerken bulduk, bu arada çadırları kuracağımız alan, çağlayana yakın olduğundan, aynı uğultuyu burada da duyuyorduk. Bazı arkadaşlar bu sesle nasıl uyuyabileceğini söyledi oysa bana ninni gibi geldi. Viktoria kasabasını gezmeye çıktım. Yürümek çok zor, onlarca satıcı ellerinde birşeyler satmaya çalışıyor, laf anlatmak neredeyse imkânsız. İş olsun diye birkaç parça alıyorum, şelalenin önüne giriş kapısı yapmışla, 20 USD alıyorlar. İnsafsızlık diyorum, Zimbabwe de insanlar 20 dolar maaş alıyor, dönecek halim yok giriyorum. Şelale gözüküyor heyecan verici görüntü ve ses var, makinem çalışmaya başlıyor. Victoria şelalesi 108 metreden aşağı düşüyor, bu bölümde şelalenin genişliği 1800 metre, Zambezi nehri zaten çok meşhur bu şelale sayesinde daha da meşhur olmuş. Şelalenin birkaç yüz metre ilerisinde, sömürge döneminde yapılmış çelik konstrüksiyon köprü ise Zımbabwe ile Zambıa arsında sınır teşkil ediyor. Köprünün yarısı birine diğer yarısı da öteki ülkeye ait, çağlayanı yaklaşık 4 saatte ve çok değişik açılardan, fotoğraflıyorum. Üzerimde yağmurluk olmasına rağmen iç çamaşırlarıma kadar ıslanıyorum.

Sonraki gün yürüyerek sınır köprüsüne geliyorum, komşu ülke ZAMBIA ya 10 dolar vize ücreti ödeyerek geçiş yapıyorum, oradan sınırı geçtikten sonra hurda nitelikli araba kiralıyoruz, en yakın kasaba Livingston’a gidiyoruz. İki ülke arasında insan rengi ve coğrafya farkı göremiyorum yemek yiyip etrafı dolaşıyoruz, karanlık basmadan Zimbabwe’ye geri dönüyoruz. Ertesi gün turistler için yapılmış nehir teknesi ayarlıyoruz, iki ülke arsında sınır olan Zambezi nehrinde tura çıkıyoruz nehir doğal yaşamın en güzel örneklerini sunuyor bizlere. Yer yer nehir okadar geniş ki üstünde onlarca ada var. Adalardaki fil sürülerini görünce soruyorum, yüzerek gelip gidiyorlarmış adalara, öylesine bir nehir, demek ki filler çok iyi birer yüzücüymüş diyorum, bu arada belirtmemde fayda var Zambezi nehrinde timsahlar, hipopotamlar adeta cirit atıyor, sakın ola ki giderseniz fillere özenip yüzmeyin, hipopotamlar ot obur hayvanlar olmasına karşın son derece saldırganlar. Yakınlarındaki insanları yakaladılar mı öldürüp bırakıyorlarmış. Afrika’da hipopotamların yaşadığı ülkelerin her birinde her yıl, yüzlerce kadını öldürüyorlarmış, nedeni su kenarında çamaşır yıkamaya gelen kadınların gürültüsünden rahatsız olmalarıymış. Bu güne kadar hiç büyük bir nehirde gün batımı görüntülememiştim, güneş batarken nehrin kızıla dönüşü, ormanların yeşilden yavaş yavaş kararması, bulutların bu güzel manzaraya uyum sağlaması, okadar güzel ki bu görüntüleri tanrının bana hediyesi olarak kabul ediyorum.

Sabah duş, tıraş sonrası kahvaltımı yapıyorum. Kamp yetkilisi yanında temiz ama spor giyimli iki adamla geldi, adamları göstererek beni aradıklarını söyledi, açıkçası korktum, daha kargalar yemini yememiş, bu saatte beni kim sorar Afrika’nın Zimbabwe’sinde, korktum çünkü dün illegal bir iş yağmıştım, diğer adam yakalandı ve konuştu ondan beni hemen buldular diye içimden geçirdim. Yaptığım işin Zimbabwe kanunlarına göre karşılığı biraz ağır, yaptığım işe gelince. Dolarlarımızı kanunlara göre bankada bozdurmak zorundayız ancak resmi kurda 1 USD 99.800.- Zimbabwe doları. El altından bozdurursanız( ki bu belirttiğim gibi ciddi suç ) 1 USD 175.000.- Zimbabwe doları, ne istediklerini sordum, içim rahatladı, arkadaşlar televizyoncularmış, sabah yürüyüşünde kampa girerken görmüşler beni, turizm ile ilgili haber programı yapıyorlarmış, benimle röportaj yapmak istemişler, içim rahatlamıştı, on dakikalık program için yarım saat benle uğraştılar. Kendi kendime işte oğlum Osman Bülent şöhreti yakaladın diye kendimle dalgamı geçtim, fakat programı izlemek kısmet olmadı.

Ertesi gün rotamız gereği. Mozambik’e geçtik. Öyle bir noktada kamp kurduk ki yine Zambezi nehrinin delta yaptığı Tefe kasabası yakınlarında ilk kampımızı kurduk. Toplu olarak, kamptan fazla uzaklaşmadan biraz çevre yürüyüşü yaparak, doğayı fotoğrafladık. Mozambik’te iç karışıklık, terör ve insanların açlık sınırının altında yaşamalarından dolayı, kriminal suç oranının yüksek olması dolayısıyla, fazla oyalanmadan, Malawi sınırına doğru yolumuza devam edip, ikinci gece yine bir kasaba yakınında kampımızı kurup, ertesi gün Malawi sınır kapısına ulaşıyoruz.