Botswana

30 Eylül 1966 da İngiltere’den bağımsızlığını almış. Başkenti GABORONE. Yüzölçümü 582,000 KM’ olup, nüfusu çok az 1.610.000 kişi yaşıyor ve parası da değerli 1 usd = 4,85 Pula. Afrika ülkelerine göre çok gelişmiş, Bizler birkaç dakikada sınır kapısında girişimizi gerçekleştirdik. İlk durağımız, daha sonra Zambezi nehri ile birleşen Thebe nehrinin BORO deltası kenarında kamp kurduk. Karşı kıyı Namibia. Akşamüstü katamaran türü büyükçe bir motor bot ile deltada yabanıl yaşamı izleme gezisine çıktık. Gerçekten el değmemiş, bir bölge, filler sürüler halinde otlanıyor, hipopotamlar kendi hallerindeyken, bizim teknenin gürültüsüne gerçekten sinirlenip saldırgan hareketlerle, adeta bizlere meydan okuyorlar. Kıyıya yakın kısımlarda timsahlar akşamüstü güneşinde ısınıyorlar, birçok kuş çeşidi şarkılar söylüyor, işin enteresan tarafı her yeni gittiğimiz bölge tamam burası en güzel yer derken bir sonraki sanki daha güzel geliyor gözüme. Sonraki gün en uzun yolculuğumu yapıyorum 9 saat MAKGADIKGADI Pan milli parkına ulaşıyoruz, yüz ölçümü 12.000 km2,Kalahari çölümün kuzey kısmı, bu kadar büyük bölge sazlık, bataklık, yer yer göl havasında doğanın kirlenmemiş ender bölgelerinden, başta on binlerce flamingo’ya olmak üzere 400 çeşit kuş cinsine ev sahipliği yapıyor. Bunun yanı sıra fil ve hipopotam cenneti, tabi meşhur timsahlarını da unutmamak gerek. Buradan doğan Nata nehri sonrasında Okavanko deltasına ulaşıyor, deltadan çıkan nehir ise, Viktorya çağlayanını üzerinde olduğu Zambezi nehri ile buluşuyor. İklim; yaz aylarında 35–44 derece arsında, kış dönemi ortalaması 18 derece ancak çok ender olsa bazı geceler -8 dereceye kadar düşüyormuş, yağmur senede sadece birkaç gün yağıyormuş. Buna da yerliler dramatik ölçü adını takmışlar. Buradan yolculuğumuz, OKAVANGO deltasına geçerek devam ediyor. Bu deltanın yüz ölçümü 15,000 km2, derinliği 3 metreyi geçmeyen göl sanki üzeri tamamen sazlık olup, yer yer çok minik adacıklar mevcut. Okavanko deltasında bizi harika maceralar bekliyordu. Ağaçtan oyulmuş yerli kanoları kiralıyoruz. Her kanoya iki kişi ve sırt çantalarımız, çadırımız, dört günlük kumanyamız yükleniyor, kanoyu kullanacak olan yerli kadınlar ellerindeki uzun sopalarla kanomuzu iterek götürecekler. Her gün 8–10 saatlik kano yolculuğundan sonra yolumuz üzerindeki adacıklarda çadırlarımızı kurup, kamp ateşinde akşam yemeğimizi pişirip yemek sonrası muhabbetten sonra yorgun uyku tulumlarına girmek ayrı zevkti, duşumuz yoktu ama bu deltanın içilecek kadar temiz olan serin suyunda. Etrafımızı kontrol etmek kaydı ile kısa zaman dilimlerinde yüzebiliyorduk, dikkat etmek zorundaydık, çünkü timsahlar ve hipopotamlarla yakın komşuyduk.
İkinci gün molamızı eni 120 metre boyu 4,5 km olan adaya çıkıyoruz yerli, rehberimiz pantolon paçaları ile ayağımızdaki botları koli bandı ile sarıp kapatmamızı söylüyor uyguluyoruz nedeni, adanın meşhur yılanları ve börtü böceğinin çok oluşu, ancak Afrika’da sivrisineklere yapacak bir şeyimiz yok. Sprey sinek kovucularımız dahi işe yaramıyor, boyutları da büyükçe dört tanesi bir adamı alıp uçurabilir. Adayı dolaşmaya keşfe çıktım 3 saat kadar dolaştım, yorulmuş, terlemiştim. Deltada küçük adada yalnızdım giysilerimi çıkarıp yüzdüm (duş niyetine). Bir yandan etrafımı kolluyorum, biryandan kalbimin gümbürtüsünü dinliyorum, zevk, heyecan, korku, hepsi birleşince acayip duygu oluyor insanın içinde. Akşam her zamanki gibi yemek sonrası dev ateşimizin başında koyu sohbetler, günün kritiği, diğer anılar, ben bu arada mp3’ümde Emma Şhaplın dinliyorum, yerli kadınlardan biri merak edip istedi, kibrit kutusundan küçük, içinde yüzlerce şarkı olduğunu öğrendiğinde hayretler içindeydi. Utanmasa isteyecek, satın almayı deneyemez, onun 5 aylık maaşı kadar. Sabah adını cinsini ansiklopedilerde gördüğüm rengârenk kuşların senfonisi ile uyandım. Odun ateşinde kararmış çaydanlıktan kaynamış suyla kahvemi hazırladım, dudaklarımda Afrika’nın en ucuz sigarası, sabah keyfim başladı. En yakın insan olgundan 80 km uzaktayız arada bir üstümüzden pervaneli tayyare geçmese dünyada sadece bizim grup var sanacağım. (bu arada belirtmek isterim, bu kadar büyük deltada çevresinde yerleşim alanı yok sadece birkaç köy var, deltaya baktığınızda pirinç tarlasına benziyor sazlardan dolayı). Hiç insanlardan bu kadar uzakta, Derin sessizlik içinde kuşların cıvıltısını dinlerken, bir nehrin kenarında çömelmiş dişlerinizi fırçaladınız mı, ben bu satırları yazmadan önce fırçaladım, inanın kendimi Âdem gibi yapayalnız hissederek. Derken bu unutulmayacak delta macerasını arkamızda bırakarak kanolarımıza atlıyoruz akşama doğru karşı kıyıya geçiyoruz. Her zamanki gibi kamyonumuz hazır yeni bölgeler, yeni maceralara doğru hareket ediyoruz. Ve Botswana’nın güneyine doru KALAHARI çölüne yol alıyoruz...
Çöl yerlilerin söylemine göre tanrının görmediği yer. Ağırlığı başta Botswana olmak üzere Namibia ve G.Afrika’nın kuzey kısımlarını içeren merkez bölümü 900,000 km2 etkilediği, kumulları olduğu toplam alan ise 2.500.000 km2 ki bu bölgeye Angola, zambıa. Zimbabwe’ninde bazı kısımlarını içine almaktadır. Isı gündüz ortalaması 40,gece ortalaması 20 derece olmakla beraber, bazı geceler o dereceye düşmesi gözlemlenmiştir. Çölde birkaç kasaba ve köylerden başka yerlerde yaşam yok, çölün tam ortasından geçen TROPIC OF CARPRIOCORN, yani yengeç dönengeci’nin geçmesi, çölün ayrı bir özelliği. Çölün merkez bölümü, Türkiye’nin yüzölçümünden büyük alan olmasına karşın, yaşayan insan topluluklarının toplam sayısı 80 bini geçmiyor. Ben buralara gelinceye kadar, deniz, göl, nehir hadi olmadı bir dere kenarı olmazsa yaşayamam sıkılırım gibi düşüncelere sahiptim. Ancak çöllerde gezinip günlerce geceleyip oraları tanıyınca düşüncelerim çok değişti müthiş sessizlik sakinlik, sanki kumdan okyanus, kuş sesi bile yok, gece yıldızlar bir başka güzel ve normalinden çok daha fazla parlıyor, Kum tepelerinde ise saatlerce traking yapmak okyanus dalgalarında sörf yapıyorum hissini veriyor.