Namibia

Güney Afrika’dan, Namibya’ya giriş yaptığımda, sanki Afrika’da bir ülkeye değil de Avrupa da bir ülkeye giriş yapıyorum hissine kapıldım. Son derece modern, estetik, bilgisayarlarla donatılmış, sınır kapısı. Giriş işlemlerim birkaç dakika bile sürmüyor. Namibya yıllarca Almanya’nın sömürgesi olarak yaşadıktan sonra Güney Afrika Cumhuriyeti Birliği içinde uzun süre kaldıktan sonra 21 Mart 1990 da Güney Afrika Cumhuriyetinden ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş. Başkenti WINDHOEK 240.000 nüfusu ile tam bir Avrupa şehri görünümünde. Namibia’nın yüzölçümü 825,418 Km2 olup, nüfusu l,810,000 dır. Bu bölge, uzun süre Almanya’nın sömürgesi olmasına rağmen, Almanların da hakkını yemeyelim. Sömürmekle beraber ülkeyi geliştirmişler, sınırdan itibaren otoban gibi yollar, binalar çok güzel, caddeler kasabalarda bile 4 şeritli, eski araba yok, bunlar ilk bakışta ülkenin gelir düzeyinin yüksek olduğunun göstergeleri. Çölün ortasında yeşillikler içinde çok estetik binaları, caddeleri temiz, insanlar düzgün giyimli, paralarını soruyorum 1.-USD karşılığı 4.83 N doları ediyor. Namibia yüz ölçümü 825.000 km2, nüfusu 1.800.000, Afrika’ya göre degil Avrupa’ya eş değerde gelişmiş bir ülke.

Sınırdan geçtikten sonra Orange nehri kıyısındaki yolu takip ederek, akşamüstü Fişh river kanyonuna ulaşıyorum. Fish River CANYON, bu kanyon dünyanın en meşhur iki kanyonundan biri (diğeri Amerika’daki Grand Canyon), kanyonda iklim, bölgenin yaz mevsimi olan ekimden, mart ayı ortalarına kadar gündüz 48, gece 30 derece sıcaklık oluyormuş. Kış döneminde ise gündüz 20/28 derece arası olup bazı gecelerde ısı 0 dereceye kadar düşüyormuş. Vahşi yaşam da ise; dağ zebrası, babun, yılan (Cobra çeşitleri), Pelikanlar, siyah kartal, balık kartalları, deve kuşları, az sayıda da olsa Leoparlar var. Nehirde ise Kedi balığı, sarıbalık gibi ana türlerin dışında çok çeşitli
Balıklar yaşamakta.

Oluşumu,650 milyon yıl öncesinde başlayan bu kanyonun uzunluğu 160 km olup,27 km.lik bölüm ise ortalama 550 metre derinlikte. Grup oylamasından bu 27 km lik kanyonun geçişi kararı çıkmıyor. Ben ve birkaç arkadaşım çok üzülüyoruz traking kurallarına uyulduğu takdirde bence hiçbir tehlikesi yoktu, anladığım kadarıyla cesaretleri ya da güçleri yoktu, oysa 3 gece kanyonda konaklayıp 4 gündüz yürüyüşü ile unutulmaz anıların sahibi olabilirdik. Sadece yarım gün olabildiğince değişik açılardan fotoğraflamakla yetindim.

Bir sonraki durağımız Atlantik okyanusu ile çöl arasına sıkışmış 17 bin nüfuslu Avrupa kadar modern SWAKOPMUND kasabasına geliyoruz. Burada birkaç gün geçireceğiz. Arkadaşlarımla değişik aktiviteler de bulunacağız. Bazıları kumda kayak yapmaya, kimi paraşütle atlamaya, bende 4x4 ATV kiralayarak başka grupla çöle gitmeye karar verdim. Kum tepeleri, dağcıkları, yol yok, iyi ki rehberimiz var deliler gibi sürat yapıyoruz. Tepelere tırmanıp aşırı eğimlerden hızla aşağılara inip basıyoruz gaza, tepemizde çöl güneşi, kumdan bir okyanustayız. Öğle molasından sonra aynı zevki tekrar başlatıyoruz, ben arada bir durup enteresan çöl manzaralarını kareliyorum, arada kendi aramızda yarışıyoruz ama tur lideri rehberi geçmememiz gerektiğinden yarışımızın galibi yok. Gün batarken okyanus ve çöl kardeşçesine bana poz veriyorlar, çöl Atlantik okyanusu ve güneş muhteşem ötesi görüntüler fotoğraf arşivime giriyor. Bu çöl yolculuğumuz.85 km ilerdeki WALVIS kentinde bitiyor. Sabah kamyonumuzda heyecan var öğleye doğru TROPIK OF CARPRICORN yani oğlak dönencesi duruyoruz, ben daha önce Ekvator, Yengeç dönencesi ve Kuzey kutup dairesini geçtiğim de duyduğum heyecanı burada da hissediyorum, bu çizgiler hayalide olsa, benim için çok şey ifade ediyor. Ertesi gün Avrupalı gemicilerin 1486 yılında ilk karaya çıktıkları Cape Cross’a geldik. Ümit burnundan önce burada karaya çıkıp koloni kurmuşlar, daha sonra bu kolonideki bütün herkes hayatını kaybetmiş. Burası Atlantik okyanusu ile çölün kucaklaştığı yer. Diğer özelliği de. Koloni halinde binlerce Seal See, yani deniz ayıları, gördüğüm kadarı ile yavrulama zamanı herhalde yüzlerce yeni doğmuş yavru, kuzular gibi ses çıkarıp annelerini arıyor, bazıları anne sütünü içerken meme üzerinde uyuyakalmış, fotoğraflamak için yeni doğum yapmış anne ve yavrusuna yaklaşıyorum. Tepki vermiyor. Namibia hükümetini yürekten kutluyorum, avlanmalarını çok yıllar önce yasaklamış. Seal see’leri ve ülkesinde doğa yı, vahşi yaşamı. Çok ciddi önlemlerle koruyor. Keşke benim ülkemde bu duyarlılığı gösterse diye iç geçiriyorum. Namibya’da kuzeye doğru çıktıkça, çöl yine devam ediyor ama kum yerini kayalık alanlara bırakıyor.

Koca kaya üzerine yazılmış. Taştan tabela önünde duruyoruz, tabelada yazan Buralar 300 milyon yıl önce boyu 80 metreler varan ağaçların olduğu içinde dinozorların yaşadığı ormanlarmış, 60 milyon yıl önce yanardağların ve binlerce gök taşlarının yağmur gibi kısa sürede düşmesiyle ormanlarda dinozorlarda yok olmuş, çölleşme başlamış. Bu durum buradaki o dönemden kalma dev ağaç fosillerinin ortaya çıkması, bilim adamlarının araştırması sonucu öğrenilmiş. Namibya’nın en meşhur gök taşı 4,6 milyon yıl önce düşen HOBA METEORITE. Yeryüzüne kadar inebilmiş en büyük parçası 4x4x4 metre boyutlarında düştüğünde 20.000 km2 kare alanda bulunan her şeyi yok etmiş, bu günkü haliyle 60 ton ağırlığında, demir, nikel, kobalt ve diğer elementler mevcutmuş yapısında. Tekrar Namibia ‘nın çöllerine giriş yapıyoruz,( Kalahari çölünün Namibya uzantısı) Çölde gündüz sıcak, hele öğle vakitlerinde, sanki cehennem ateşi, akşamları serin, gece yarısı ise donuyoruz adeta.(şu an güney yarım kürede kış olmasına rağmen, yaz dönemini zaten düşünemiyorum) Bu arada konusu çöllerde geçen filmler geliyor aklıma. İnsanlar hayal görür, ben de düşünüyorum “serin bir havuzun içindeyim, elimde içinde buzlar olan, tropikal meyve çeşitlerinden, taze sıkılmış meyve suyu, karşımda sevdiğim kız”. . .

Çölün başlangıcındaki 220 km lik kayalık bölgede sadece kısa yağmur sezonunda akan 100 metreden geniş sel yataklarından geçmek tam bir işkence oldu. İki defa 17 tonluk kamyonumuz kuma saplandı, çıkarabilmek için kan ter içinde saatlerce uğraş verdik, işin kötüsü bu gece yine doğada konaklayacağız. Duş imkânımız da yok, ne yapalım bu akşam develer gibi kokacağız. Kamyonu battığı yerden çıkardıktan sonra kamyonun dikiz aynasında kendime çeki düzen vereyim diye baktığımda kızım aklıma geldi “baba hala yakışıklı adamsın” derdi bana, oysa benim aynadaki görüntüm, saç baş darmadağınık, terden tozdan, yağlı, yapış yapışım. Bir de birkaç günlük sakal, üstümdeki kemik rengi safari pantolonum tamirci çırağı tulumu gibi olmuş. Perişan haldeyim. Olsun önemi yok’’BEN AFRİKA’YI YAŞIYORUM, tabi gruptaki o güzelim kız arkadaşlarımın halini görmenizi isterdim! 16.30 da kamyonumuza tekrar yerleşmiş, yol alıyoruz, güneş biraz etkisini yitirmiş, kamyonun hızı ile gelen rüzgâr sanki çölde degil okyanusta yelkenli ile yol alıyoruz hissini veriyor. Çölde ilerlemenin zor olduğunu gezimizin bu bölümünde iyice öğrendik. Bu sefer kamyonumuz sel yatağında çamura saplandı, çabalarımız sonuç vermiyor. Hava kararınca çadırlarımızı kurup günün yorgunluğunu kamp ateşimizle çıkarmaya karar verdik. Sabah toparlandıktan sonra yine yoğun çabalar, saatler sonra kurtarabildik. Dışardan yardım alma imkânımız hiç yok, bu arada iki kız arkadaşımız çamur savaşı başlattı, bu çamur güreşine dönüştü biz erkekler taraf tutup tezahürat yaptık, oldukça neşeli zaman geçirdik. Kızların temizlenmesi mümkün olmadı, akşam kamp alanına gelinceye kadar üstlerindeki kuru çamurlarla neşe kaynağımız oldular.

Rotamızda ETOSHA milli parkı var, 128 x 45 km boyutlarında, Amerikalı gezgin G. Mc Keiran tarafından 1876 yılında keşfedilmiş. Ortasında büyükçe bir göl olmakla birlikte, birçok minik su göletleri bulunan, bitki örtüsüne gelince çalılar, dikensi yaprakları olan bodur ağaçlardan oluşmuş ormanlar mevcut. Çok çeşit kuşların yanı sıra (deve kuşları, Flamingolar, beyaz pelikanlar başlıca olmak üzere ) Antilop çeşitleri, filleri, Zürafaları, sürülüler halinde gezen Aslanlar, Leoparlar ve çitaları doğal ortamı paylaşıyorlar. Etosha da ilk günümüzde yerel rehberden bilgi alıyoruz. Aslanları fotoğraflamak istiyorsak, gün doğumundan önce bir su kenarına gidip kesinlikle sessiz kalarak beklersek avlanma anlarını bile görüntüleyebileceğimizi öğreniyoruz. Dediklerini aynen uyguluyoruz bazı kareler, iç karartsa da, üzülerek görüntüleri alıyoruz.14 aslanlık bir gurup avlarını kemikleri kalıncaya kadar yediler, sırt üstü yatıp sabahın serinliğinden sora çıkan güneşte rehavet içerisinde dinlenmeye çekildiklerinde genç olanlarda oynaşmaya başladılar. Tok aslanın pek tehlike yaratmayacağını düşünerek 50 metre kadar yaklaşıp zum kullanmadan görüntü almak istediğimde, benden rahatsız olan birkaç tanesi ayağa kalkıp bana bakmaya başladılar. Derken biri hızla koşarak bana doğru gelmeye başladı(büyük ihtimalle abi senide tatlı niyetine yiyelim mi diye düşmüşlerdir) davetsiz konuk olduğumu anlayıp, jeep’e binmeyi tercih ettim. Akşam etrafı elektrik verilmiş tellerle, çitlerle çevrili Namutoni kamp alanında geceleyip. Ertesi gün hem ikinci kamp alanı Okakeujo kampına doğru gidip biryanda fotoğraf çekimlerimize devam ettik. Bu kamp alanımız muhteşem di çünkü yeraltından yüzeye sonrasında nehir olarak devam eden boyutlarda sıcak su kaynağı vardı, çıkan suyun küçük bir bölümünü de olimpik boyutlardaki yüzme havuzuna aktarıyorlar gece çok sıcak olan havuzda gel keyfim gel şarkısını bestelemek benim için çok kolay oldu. Bu kamp okadar hoşumuza gitti ki aramızdaki oylama sonucu burada bir gece daha kalıp tatil yapmaya karar verdik. Çocuklarla her zaman güzel diyaloglarım olmuştur bu kampta,2-3 yaşlarında alman kız ile kesişmeye başladık. Karşılıklı öpücük göndermeler, bir de bebekler için, onların hoşuna gidecek özel numaralarımı sıralamaya başlayınca dostluğumuz pekişti. Annesi ile tanıştık, sohbet koyulaştı ama kız benim kucağımda minik kolları boynumda, ben mutlu, o mutlu, ama bu tür filmlerde hep kötü adam olur, kötü adam geldi , “hadi yemekler hazır sizi arıyorum nerdesiniz” diye fırçasını attı. Babaydı. Eh ne yapalım kısada olsa bir aşk yaşamıştım. Bununla da yetinmeyi bilmeliyim diye düşündüm.


Ethosa‘dan sonra Namibya’da Çıta’ların çok sayıda egemenliklerini kurdukları OTJITOTONGWE bölgesine ulaştık. Çita’lar yetişkinleri 40 / 65 kg arsında, boyları 135 cm kadar olan, sarı renk üzerinde siyah lekeleri olan tüyleri, çok sevimli görünen tatlı suratları olan etobur hayvanlar. 4 Saniyede 110 km hıza ulaşabilen doğa harikası yaratıklar. İlk gün kampımızın yakınlarında yıllarca önce buraya yerleşip büyükbaş hayvan çiftliği kumuş bir ailenin evini ziyarete gidiyoruz, nedeni iki yıl önce anneleri 6 haftalık iken ölen 3 çita yavrusunu evlatlık edinmişler. Evin bahçesinde büyütmüşler, eşek ve zebra eti ile besliyorlarmış. Enselerini, sırtlarını okşayabileceğimizi söylediler, yalnız iki şık varmış, senden hoşlanmaz ise ısırabilir pençe atıp yaralayabilirmiş, hoşlanırsa da elini kolunu yalayabilirmiş. Ben hiç düşünmeden gönüllü oldum,(cesur olduğumdan değil, her zaman çocuklar ve hayvanlarla telepatik bağım olduğuna, pozitif enerjiye inanmışımdır). Çitayı okşamaya başladıktan kısa süre sonra bir homurdandı, dönüp kolumu yalamaya başladı, düşünsenize sivri dişleri, törpü gibi sert, ıslak ve sıcak dili, tenimde, bu olaydan önce fotoğraf makinemi arkadaşıma verdiğimden olay görüntülendi. Ertesi gün doğal yaşamdaki çitaları fotoğraflamaya, bölgelerine gitmek üzere kiraladığımız pikap’ın arkasına doluşuyoruz, bölgelerine girdiğimizde kokumuzu almışlar ki birer, ikişer ortaya çıkıyorlar sayıları baya çoğalıyor, bir kareye 9 tanesini sığdırabiliyorum, yakın mesafeden (birkaç metreden ) sürüler halinde takip ediyorlar, bizde heyecan, adrenalin had safhada. Geceyi korunaklı kampımızda geçirip çitalara ve Namibya’ya veda edip Botswana’ya geçiyoruz.