Srya

Şam’daki ilk gecemizden sonra, 08.00–22.00 arası günübirlik Lübnan Beyrut’a gittik. Şam’a 35 km. uzaklıktaki bu kentte savaşın izleri hala duruyor. Ama ekonomi biraz olsun hareketlenmiş. 2. Gün eski Şam’ı gezmeğe ve fotoğraflamaya çıktık, görülmeğe değerdi. Kapalı çarşılar, baharat kokuları içindeki renk cümbüşü çok otantik bir görüntü sergiliyordu. Belediyesinin az çalışması biraz üzücüydü. Şehrin ortasındaki Umayyad Camisi oldukça eski ama muhteşem bir yapı. Hergün binlerce insan ziyaret ediyor, içerde birçok imam, kadınlı erkekli gruplara vaaz veriyorlar. Bu bölgenin bitişiğinde eski Hıristiyan Mahallesi var. Oraya geçince birden nostalji yaşanıyor, en az birkaç yüz yıllık mahalle ve evleri çok iyi korunmuş, sıcak demir atölyesi olarak kullanılan, 5 m² lik küçük bir dükkanda, yaşlı usta ve çırağı birlikte çalışıyorlar. Büyük çekiçlerle, nar gibi kızarmış çelikleri döverek yapmaya çalıştıkları alete şekil verirken, ocağın karşısında alınlarından terler süzülüp emeklerinin karşılığı olarak tek tek damlıyor.

Şam’da da bizdeki gibi toplu taşıma dolmuşları mevcut, yarım saatlik uzun mesafelerde dolmuş ücreti 10 sent, taksiler ise sadece 2 $ petrol ise sudan ucuz. Sanırım devlet akaryakıttan vergi almıyor. Birkaç yüz yıllık olan bu şehrin de oturmuş bir kültürü var.

Şam’dan birkaç saat uzaklıktaki PALMYRA’ya doğru yola çıkıyorum, yol boyunca ekilebilir arazi görmediğim gibi, yüksekliği 1500 m. yi geçmeyen dağlar da çıplaktı, tek bir ağaca bile rastlamadım, gördüğüm kadarıyla çöl kapımıza dayanmış. Ve nihayet muhteşem Palmyra uzaktan gözükünce tekrar hepimizde yeni bir heyecan oluştu. Bir fincan yorgunluk kahvesinden sonra, yerel bir rehber eşliğinde antik kente girdik. Bu bölgede bol su bulunduğundan tarihin ilk çağlarından beri yerleşimlere sahne olmuş, 3. yüzyılın ortalarında ise Kraliçe ZENOBIA ile en refah dönemlerini yaşamışlar, Bu Kraliçe Roma imparatorluğuna karşı direnmiş ve Suriye, Arabistan, Mısır, Anadolu’nun da bazı kesimlerini kapsayan bir egemenlik kurmuş. Fakat bu dönem uzun ömürlü olmamış. M.S. 272 de Roma imparatoru Aurelian’ın ordularına yenilerek egemenliği sona ermiştir ve bu bölgede Roma imparatorluğuna katılmıştır. Roma imparatorluğu doğu topraklarına önem verince bu kent çok önemli ticaret merkezi olmuş. O dönemde bu kentte 40.000 kişi yaşamaktaymış. Kentin hemen yakınındaki tepenin üzerinde ise Palmyra kalesi bulunmaktadır.

Akşama kadar yerel rehberin anlattıkları, gözlemlerimiz, çektiğimiz sayısız fotoğraflardan sonra müzeye gittik tabiî ki çok değerli parçalar var. Öğleden sonra, kasabada ve antik şehirde zamansız havanın kararması önce bizde bir şaşkınlık yarattı daha sonra çok rüzgâr nedeniyle havaya kalkan çöl kumlarının güneş ışıklarını kapatması nedeniyle olduğunu anladık. Akşam kalenin eteğinde kampımızı kurup her zamanki yıldızlarla süslü tavan dekorumuzu da tamamladıktan sonra, ben her zamanki görevim olan kamp ateşini yakarken, bizler gibi, çeşitli ülkelerden 11 kişilik gezginler hemen yanımıza kamp kurdular. Tanıştık, sıcak atmosfer oluştu. Birbirimize yiyecek ve içecekler ikram edildikten sonra. Birden ilgilenmekte olduğum kamp ateşinin alevleri, rüzgârın yön değiştirmesiyle üzerime doğru savrulunca panik olup. Türkçe bir küfür ağzımdan kaçtı. Yeni gelen grubun içindeki bir kişi İngilizce olarak bana Türkçe’yi nerden öğrendiğimi sordu ve ben de Türkçe olarak “Ben zaten Türk’üm” deyince boynuma atladı “Abi ben de Türk’üm” deyip tanıştık, Ürgüplü Mustafa imiş...

Soğuk geceden sonra sabah güneşi biraz içimizi ısıttı. Ateşin üzerinde bıraktığımız dev çaydanlıkta sıcak suyumuz hazır olduğu için, kahvelerimizi hemen hazırladık, bu da sabah sabah ilaç gibi geldi. Uyandığımızda, nafakalarını çıkartmak için bir deveciyi dört devesi, köpeği ve iki seyyar satıcı çocuğu ile sessizce uyanmamızı beklerken bulduk. Buradan Suriye’nin meşhur AL HUSN kalesine gittik, M.S. 950 yıllarında yapılmış, içinde 600 at, 2000 askeri bir buçuk yıl barındıracak kadar erzak, su depoları olan ve mimarının kutlanması gereken bir yapı. Kale içinde apartman sistemi ile 6 kat mevcut, iç kale ile dış kale surları arasında geniş, derin hendek var ki o dönemde içi su ile dolu olurmuş. Kale gezilip fotoğraflandıktan sonra eteğindeki ağaçlık alana Kampımızı kurduk. Gece aşağıdaki ovayı izlemek ilginçti. Buradan da Türkiye sınırına 45 dakikalık mesafede olan Halep’e geçtik. Halep’te nerdeyse Şam’ın bir kopyası olup, kale ve müzesinden başka görülecek yeri olmayan, sadece 1,5 km. uzunluğunda ve birkaç metre enindeki, zemini toprak kaplı çarşı nostaljik bir bayram yeri gibiydi. Bu çarşıda binlerce, kavga edercesine bağırarak alış-veriş yapan insanlar, eşekler, motosikletler rengarenk bir kaos oluşturuyordu.

Bu gece, benim son gecem olduğu için bu sefer de bana veda partisi düzenleniyor, her ne kadar eğlenceli geçse de içimde bir buruklukla geceyi bitirdim, aynı duyguları grubumuzdakiler de yaşadıklarını ifade ettikten sonra sabah Türkiye’ye doğru yola çıktık, Hatay’ın Cilvegözü sınır kapısından Ülkeme hep birlikte giriş yaptık. 15 Km. kadar sonra otobana girince Türkiye’nin farkını, grup arkadaşlarımla birlikte yaşadık....Adana Yenice’de, Mersin’e gitmek üzere otobüsümden indim, onlar Kapadokya’ya doğru yola devam ederken birbirimize hüzünle el sallarken, bundan sonraki seyahatimi nereye yapabilirim diye planlar kafamda dönmeye başladı ve anladım ki ben ıslah olmaz bir seyyahım, kızımın söylediği söz kulaklarımda çınladı “Baba sen TURİSTMUS hastalığına yakalanmışsın....!