Jordan

Dahab’tan feribotla Ürdün’e geçiş limanı olan TABA’ya, iki günlük deve üstündeki bir yolculukla vardık. Birinci günün akşamı, Kızıldeniz’in kıyısında çölde yine uyku tulumlarında geceledik. Deve ile seyahat etmek yavaş, yorucu ve zevkli idi. Taba’da otobüsümüz bizi bekliyordu. Hep beraber Mısır gümrüğünden çıkışımızı aldıktan sonra bizleri Ürdün’ün Agaba liman şehrine götürecek feribotuna bindik. Limandaki 7 saatlik bıktırıcı bekleyişten sonraki 4 saatlik deniz yolculuğu güzeldi.

Ürdün gümrüğünde bürokratik işlemler çok çabuk ve kolay geçti. Agaba’da bir mokampa geldik, her zamanki gibi medeniyet bizi sarıp sarmaladı, sıcak duşlar, rahat yatakların keyfini sürdük. Ertesi gün güzel, şirin, temiz Agaba kentini gezdik. Öğlene doğru Wadi Rum bölgesine intikal ettik, burada 4x4 araçlara transfer olduk. 48 derece sıcaklıkta kum üzerinde, foto safari yaptık. İki kayanın arasında kamp yerimizi kurduğumuzda başka bir grupta bize katılınca yaklaşık 25 kişi olduk, hep beraber çölde kuyu kazıp kuyu kebap gibi, tavuk pişirdik, yerel sanatçılar da, ud ve darbuka eşliğinde müzik yaparak bizi bir güzel oynattılar. Yıldızların altında uyku tulumlarımızı açıp geceledik. (Ürdün son derece güvenli, medeni, Avrupa gibi bir ülke). Sabah çölde güneşin üstümüze doğuşu çok güzeldi. Çay ve bisküviden ibaret kahvaltımızı yaptıktan sonra yola devam ederken, karşıdan bir toz bulutunun gelişi hepimizi heyecanlandırdı. Hemen durum anlaşıldı, 90 kadar Fransız, 400 km. çölü yürümek üzere yola çıkmışlar. Arkalarında lojistik destekle ortalama günde 20 km. Gün ortasında 11.00 – 15.00 arası dinlenerek ve geceleri kamp kurarak, yürüyorlarmış.

Çöl ve çıplak dağları aşarak PETRA’ya geldik. Dağların arasında, küçük fakat çok muntazam bir kasaba, 14 bin nüfusu var. Petra antik kenti ise, 5000 yıllık bir yerleşim alanı. M.Ö. 400-106 yıllarında, Nebatiler’e Başkent olan Arap Yarımada’sından Ürdün’ün güneyine yerleşen eski Arap Kabilesi “Nabataeanlı’lar” tarihte oldukça hünerli insanlardı. Antik petra kentinde evler, tapınaklar, 4 bin kişilik anfi tiyatro ve mühendislik harikası su kanalları, kireç taşından el işçiliği ile oyularak yapılmış.

Güney Ürdün’e yerleşmeden çok zaman önce, Suudi Arabistan’ın kuzeybatısı’nda yer alan, stratejik bir bölgede, Çin ve Hindistan’dan Akdeniz’in sahil ve liman şehirlerinin arasında, ticaret rotasında olan yerlerde yaşamışlar. Nabataean’lılar Suudi Arabistan’ın kuzeybatısı’nda yaşadıkları sürece, kervan ticareti ile yakın oldukları için iyi derecede yerleşim kurmayı başardılar ve gelişmiş yabancı kültürlerden etkilendiler. Bu aktivite zamanla bölgelerini Güney Ürdün ve Haura’ya kadar genişletmelerine sebep oldu. Onlar, nisasız (karşı gelinemeyen) olarak bölgedeki ticaret yollarının, vergi toplamanın, yüklü kervan korumacılığı yaptıkları için de Arap tütsüsü ve myrrh, Hint baharatı ve ipek’i, Afrika’n fildişi ve hayvan dericiliğinin ustaları oldular.

Petra ve Nabataean halkı zeki ve pratik insanlardı, onlar asla kendi milletine münhasır kalmaya inanmayan, yabancı kültürler etkilerine açık insanlardı ve bu özellikleri kendi toplumlarına ait kültürle yabancı kültür bileşiminden ortaya yeni muhteşem bir kültür çıkardılar. Bunu, Petra’da yapacağınız kısa bir yürüyüşten anlamak çok kolaydır. Oyma anıtlara baktığınızda, klasik (Grek-Romen) Mısır, Mezopotamya ve yerel stillerin etkilerinin hepsi bir arada fark edilebilir. Petra, yabancı ve yerli kültür etkilerinin buğusudur. Şehir, yaşamın çarpıntısı, zikzak şeklindeki kaldırım yolları, zirai terasları, su toplama sistemleri, resimlendirme ve tapınaklarının yanı sıra muhteşem tiyatrosu görülmeye değerdir. Tarihi tepeye ulaşıldığında, Petra’nın ağır ağır terk edildiğini anlamak mümkün ki bunun sebebi de 14. yüzyıldan itibaren, Batı’lılar tarafından burası tamamen unutulmuşken, 1812 yılında İsviçreli gezgin Johann Buchardt Petra’yı yeniden keşfetti.

Kervancılıktan kazandıkları karla Arabistan’ın büyük bir bölümü Şam ve Sınaî’nin büyük bölümü ve Negev çölü’nde güçlü ve organize bir kraliyet kurmalarını olaylaştırdı. Bu öyle göründüğü gibi kolay olmayan bir işti, çünkü karşılarında güçlü rakipleri Grekler ve hizipleştiği Hasmonaean’lılar vardı. Bağımsızlıklarını ve yerleşimlerini kazanmak için çok şiddetli savaşlar yapmak ve kurnaz diplomasi oyunları oynamak zorunda kaldılar ancak, çok güçlü Roma İmparatorluğu, sağlam bir yerli krallığın kurulmasını tolere etmeye niyetli değildi ve kaçınılmaz olan oldu, Nabataean Krallığı M.S. 106 da Roma imparatorluğuna eklendi. Petra ve Nabataean Uygarlığı çeşitli sebeplerden ötürü ticari kaynaklarının azalmasına ve Pagan dininin yerine, Hıristiyanlığın ağır basmasına rağmen yıllarca zenginliği ve gösterişi idare etmeye çalışan bir uygarlık oldular. Görkemli Petra ve Nabataean Uygarlığı tüm başarılarına rağmen, sonunda harap oldular, M.S 400 lü yıllarda ekonomik sıkıntılar ve o tarihlerde, çok şiddetli bir deprem sonrasında, kent gözden düşmüş, önemini yitirmiştir.


Ertesi gün Petra’da sabah 06.00 da kalkıp, 07.00 de atların üstünde yine meşhur Petra tapınaklarına giden kanyonda ve sonrasında yol aldık. Kanyona giden yol entrasandı, sanki dağ yarılmış, arada kanyon oluşmuş, yer yer 5 ile 12 metre genişlikte ve yükseklik yüz metre civarında, kanyonun uzunluğu ise birkaç Km. Yürürken ya da atla giderken, ayaklardan çıkan sesin yankılanması, insana garip bir duygu veriyor. Geçerken farklı güneş ışığı açılarından yararlanıp fotoğraflar çektik. Kanyonun sonlarına doğru karşımızda beliren, kayaların arasından kısmen görünen büyük tapınağı görünce, elinizde olmadan heyecanlanıyorsunuz. 2300 yıllık kayalara oyularak inşa edilmiş şehri görüntüledik. Atların gidemeyeceği durumlarda eşeklere bindik fakat çok dik yerlerde zavallı eşekler bayağı zorlandı... Nihayet yolumuz bittiğinde manastırı inceleme ve fotoğraflama işini öğleden sonraya bırakarak yanımızda getirdiğimiz kumanyaları yedik. Ardından eşeklerle beraber gölgede dinlenmeye çekildik. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde inşa edilen Manastırı (M.S. 140) gözlemlemek için, kayalara oyulmuş, merdivenlerden tırmanmaya başladık, manastır o zamanki imkânlara göre muhteşem bir sanat eseri. Böylesine zorlu yolla manastır gidilmesi, kayaların arsından sanki gizli geçitle gidilebilir olması, o dönemde Hıristiyanlığa karşı olanların zulmünden saklanabilmek ve rahatça ibadet edip, dinlerini tanıtmak içinmiş. Akşam serinliğinde eşek ve at safarisi ile kanyonun çıkışına kadar vardık. Çıkışta taksilerin beklediğini görünce, yorgunluktan deli gibi atladık. Taksi ücretleri, at ve eşeklere göre çok daha ucuz. (Çok normal çünkü bu yollara motorlu taşıtlar giremiyor)

3. Gün sabah Ölü denize gitmek üzere Petra’dan ayrılıyoruz. Buradan ölü deniz 3 saat sürüyor. Bu ülkede köy yolları dahi çok düzgün, yerel halk dış görünüş ve kültür olarak son derece medeni, cana yakın, sokak ve caddeler temiz, alış-verişlerde fiyatlar normal ve sabit, satıcılar son derece nazik ve centilmen, yerel kıyafetler olmasa kendinizi bir Avrupa ülkesinde zannediyorsunuz. Anlaşılan Kral Hüseyin ülkesi için çok çalışmış ve oğlu Kral Abdullah babasının izinde, ülkesini seviyor ve ülkesi için çalışıyor.

ÖLÜ DENİZ: Deniz seviyesinden yaklaşık 400 metre aşağıda olup, suyu aşırı derecede tuzlu, yağ gibi kaygan, insan batmak istese de, asla batamıyor kaldırma gücü çok yüksek. Çok tuzlu olması nedeniyle su altında yaşam yok. Gölün genişliği maksimum 16 km. olup, uzunluğu 150 km. kadar. Gölün karşı kıyısı ise İsrail toprakları. Gölün kenarındaki park alanına park edip, ölü denize giriyoruz çorba gibi ılık. Yüzme bilmeseniz de önemli değil çünkü batmanız imkânsız olduğu için boğulmazsınız. Kıyıdaki şifalı çamur ise şifadan çok bizim eğlence kaynağımız oldu.


İnsanlar sırt üstü yattığı halde, vücudun 2/3 ü su üstünde, sırtı üstü yatıp kitap okuyanlar bile var. Bu olağandışı durumu görünce kendimce bir varsayım ürettim: İklim çok sıcak olduğu için, su buharlaşıp tuzun kalması çok mantıklı görünüyor. Amman’a doğru giderken Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden kalma Mount Neba Memorial of Moses ve kilisesini geziyoruz. Mozaikler hala çok iyi durumda 20 Mart 2000 de Papa II. Paul bile ziyaret etmiş.

MADABA şehri: Burada da St. GEORGES MOSAIC MAP CHURCH MADABA mozaikleri ile ünlü kilise gezildi. Hıristiyanlık buralara Romalılar döneminde gelmiş. Akşamüstü Amman’a geldik, bana Ankara’yı anımsattı. Yollar, trafik çok düzenli. Yaklaşık 20 gündür çöller, ot bitmeyen dağlar ve Nil maceramızdan sonra medeniyete ulaşmak gene bizi mutlu etti. Otelimizde gene aklanıp-paklandıktan sonra yarın, gruptan Peter’i Hollanda’ya, Lisa’yı da İngiltere’ye uğurlayacağımız için bu akşam onlara bir veda yemeği planladık. Biz geri kalanlar ise yarın öğleye doğru Suriye’ye geçmek üzere yola çıkacağız.

Suriye’ye hareket ettiğimizde yol üzerinde Ürdün’ün son kenti olan JERASH’a uğradık ve buradaki harabeler de görülmeye değerdi. 2000 yıllık geçmişi olan eski şehirde o zamandan kalma 15 adet kilise, 2 adet Amfiteatr, bir de atlı araba yarışlarının yapıldığı hipodrom bulunmaktaydı. Şehri + şeklinde bölen 2 ana cadde ve bunların üzerinde de dükkânlar vardı. Müzik eşliğinde milli kıyafetli folklorcuların gösterisinden sonra, Roma dönemi gösterileri de canlandırıldı.

Jerash’tan dağlara tırmandıkça, bizim Adana Tekir yaylalarını anımsatan çam ormanlarını görünce Suriye sınırına doğru yaklaştığımızı hissettim. Yine Ürdün sınırından bürokrasi kolaylığı içinde birkaç dakikada çıkışımızı alarak, Suriye’ye birkaç saatte ancak girebildik!