Luxor’dan, Kahire üzerinden, Süveyş kanalının altından
geçen tünelden, Sina yarım adasınagiriş yaptık. Burada
Hurgada’da Kızıl deniz’in su altı güzelliklerini görmek
için dalış yaptıktan sonra sonra St.PAUL manastırı (M.S.282
de) yakınlarında çölde geceledik.Çöl gündüzleri çok sıcak
olmasına rağmen, gece tatlı bir serinlik çöküyor. Gecenin
karanlığında, kumların üzerine serdiğimiz uyku tulumlarda,
gökyüzünün güzelliğini seyrederek, sessizlikte uyumak
harika oluyor.
Sabah manastırı gezdikten sonra, İç kısımları biraz dağlık
olan, Sina yarım adasının kum-taş karışımı coğrafi yapısını
görmek üzere iç bölgeleri dolaşmaya başladık, bu kısımda
tamamen kayalık, bitki örtüsünden yoksun dağlar var. Yarım
adanın en ilginç yeri ise SAINT KATHERINE’S manastırı
ve eteğindeki kasaba idi. Ortodoks manastırı, Musa peygamberin,
on emir olarak bilinen kitabelerini aldığı yer olarak
bilinen Horeb dağ serisinin en yüksek zirvesinin bulunduğu
yerde 6. yüzyılda inşa edilmiş. Manastırda o dönemeden
kalma değerli Hıristiyan el yazmaları ve ikonalara ev
sahipliği yapmaktadır. Kasabada rakım 1410 mt. Bu manastırın
olduğu zirve ise 2330 yüksekliğinde. Kasaba yakınlarında
kampımızı kurup yemeğimizi yedikten sonra, serin olması
nedeniyle gece saat 22 de, manastıra gitmek üzere develer
üzerinde yola çıktık. Develerin gidemeyeceği keçi yoluna
gelince, develeri bırakıp, 7 km.lik oldukça dik patikada
ilerlemeye başladık-ki son 2 km. si apartman merdivenleri
dikliğindeydi, adeta kaya tırmanışı yaptık. Dolunay yolumuzu
aydınlatmasına rağmen zaman zaman el fenerlerimizi de
kullanıyorduk. Sırt çantalarımız ve uyku tulumlarımızla
zirveye vardığımızda yorgunluktan bitap düşmüştük. Zirve,
oldukça soğuk olduğu için 2 dolara sünger yatak kiraladık,
uyku tulumlarının içine girerek derin bir uykuya daldık.
Sabah bir uğultuyla güneş doğmadan uyandığımızda, Manastırın
avlusunda çeşitli ülkelerden, onlarca insanı görünce şaşkına
döndük. Onlar da gece yarısı yola çıkıp, sabaha karşı
güneşin doğuşunu izlemeye gelmişler. Önümüzdeki sıra dağların
ardından güneşin doğuşu muhteşemdi. Zirveden inişimiz,
tırmanıştan daha yorucu oldu. İndiğimizde hepimizin bacakları
titriyordu.
Kahvaltıdan sonra toparlanıp DAHAP sahil kentine gelince
buranın şirin, ucuz bir yer olduğunu gördük. Birkaç dolara
patlayıncaya kadar balık yedik ancak, çarşı-pazarda sabit
fiat olmayışı nedeniyle satıcılarla çok uzun pazarlıklar
yapmak gerekiyor. Ertesi gün, Blue Hole (mavi delik) dedikleri
yere, hepimiz toplu dalışa gittik. Kızıldeniz’de su altı
baş döndürücüydü güzellikteydi. 35 metre uzaklığı çok
net bir şekilde görebiliyorsunuz, 5–10 kg. ağırlığındaki
onlarca balık, elle dokunacak kadar yakınımızdaydılar.
Balık çeşitlerinin çokluğu karşısında hayrete düştük,
Tanrı bu balıkları o kadar çok renklendirmişti ki, doğanın
mucizeleri karşısında hafif şoka giriyoruz. Kızıldeniz’in
kıyılarının çöl oluşu ve yerleşimin olmayışı kirlenmeyi
önlemiş. Dahab’ta 3 gün kaldık, hergün tüple veya şinorkelle
dalış, yaptık, Kızıldeniz’in sualtı zenginliğine ve güzelliğine
yinede de doyamadık. Bu arada Kızıldeniz’in adının nerden
geldiğinide öğrendim. Öğleden sonra güneşin açısı nedeniyle,
karşı kıyıdaki, çöl kumlarının rengi denize yansıyor ve
Deniz pembe ile kızıl arası bir renk alıyor.
Dahab’tan feribotla Ürdün’e geçiş limanı olan TABA’ya,
iki günlük deve üstündeki bir yolculukla vardık. Birinci
günün akşamı, Kızıldeniz’in kıyısında çölde yine uyku
tulumlarında geceledik. Deve ile seyahat etmek yavaş,
yorucu ve zevkli idi. Taba’da otobüsümüz bizi bekliyordu.
Hep beraber Mısır gümrüğünden çıkışımızı aldıktan sonra
bizleri Ürdün’ün Agaba liman şehrine götürecek feribotuna
bindik. Limandaki 7 saatlik bıktırıcı bekleyişten sonraki
4 saatlik deniz yolculuğu güzeldi bizlere birkaç günün
yorgunluğunu unutturdu. Bundan sonra karayolu ile devam
edeceğimiz, Ürdün gezimizin heyecanı hepimizi sardı...