Egypt

Geçen yıl internette dolaşırken, İngiltere’de keşfettiğim bir tur firması ile Afrika’nın orta ve doğu bölümlerindeki Ülkelere gezi gerçekleştirdim. Benim kıstaslarıma ve karakterime uygun olduğu için firmanın formatı çok hoşuma gitti.

Hazırladıkları tüm gezi program ları. Vahşi yaşam, coğrafya ve kültür turları. Kullandıkları ulaşım araçları, yerine göre At, Eşek, Deve, Rafting botu, klasik nehir yelkenlileri, 4x4 arazi araçları, tren ve otobüs. Bana sadece buluşacağımız yere kadar gitmek kalıyor, onlara katıldıktan sonrası çok eğlenceli. Konaklama şekilleri ise kamplarda çadır, yıldızların altında uyku tulumları, küçük butik oteller olduğu için de bena cazip geldi. Bu turlarda genelde tek Türk olup, yaş ortalamasını da bayağı yükseltiyorum. Çeşitli ülkelerden bu tura katılanların yaş ortalaması genelde 18–35. Cape Town’dan başlayan yolculuğumu Kahirede noktaladıktan sonra, yeni gurubumla buluştum.

Sabah kahvaltıdan sonra ilk iş olarak, Kahire’yi keşfetmek üzere otelden dışarı çıktım. Bir yanlışlıkla Hatay’ın Samandağ kasabasına geldiğimi zannettim. Ancak Kahire Samandağ’dan epeyce büyük, Kahire’de yerel yönetimler yeterince çalışmıyor, ya da çalışamıyor çünkü halk elindeki işi biten her şeyi yerlere atıyor. (Birkaç ana cadde dışında. Bunlar da protokol yolu olduğundan biraz temiz)

Şehri gezdim, Nil nehrinin kenarında dolaştım, Kahire Ulusal Müzesine gittim, 7 binden fazla tarihi eser var, insanın başını döndürecek güzellikte, anlatmaya sayfalar yetmez. Ancak V. Ramses ve ailesinin mumyalarını anlatmak gerek. Bu salon özel olarak soğutuluyor, mumyalar cam fanuslar içinde inanılması zor fakat neredeyse canlı gibi duruyor. Ağız, burun, dişler, tırnaklar, derilerinin rengi biraz koyulaşmış aynen uyur gibi duruyorlar. Bu salona maalesef fotoğraf makinesi veya kamera alınmadığı için çekim yapamadım.

Akşam otele döndüğümde grup arkadaşlarım da gelmişti. Ben dahil 4 erkek, 5 kızdık. Yemekte tanışıp, kaynaştık. Ertesi gün hep beraber, etrafını Kahire banliyölerinin sardığı GİZA ve Sakara bölgesindeki piramitlere gittik. Özellikle Giza’yı anlatmak istiyorum.

İnsanı ürkütecek boyutta olması, üst üste konan kübik granit blokların, 7 ton ile 70 ton arasındaki ağırlıkları insanı çok düşündürüyor. Düşündüren başka şeyler de var. Bu bölgede coğrafya olarak granit madenleri yok. Bu parçalar, çok uzaklardan insan gücü ile getirilmiş. Yükseklikleri 400 m. olan bu piramitlerin yapımı için, 100 bin insan çalışmış. Bir de o dönemdeki teknolojiyi düşünün, vinç yok, kamyonlar yok, makine yok, statik hesaplar için bilgisayar yok, ayrıca 45–50 derecelik sıcaklıkta, hastalık, kötü koşullar, yetersiz beslenme nedeniyle telef olan binlerce insanın, firavunlarına ne kadar gönülden bağlı olduklarını gösteriyor. Bu bağlılık, insanlık için paha biçilemez yapıtların oluşmasına neden olmuş. Bu günlere kadar gelmiş ve daha da binlerce yıl ayakta kalacak.
Kahire’de görülmesi gereken yerlerden biride Kavalalı Mahmet Ali Paşa Camisi, özellikle akşamüstü gitmeli, dış cephesi mermerden yapılmış, akşamüstü güneş batarken, güneşin ışınlarını yansıtması görülmeye değer.

Bir akşam saat 22.00 de, 14 saatlik Kahire’den Aswan’a tren yolculuğumuz başladı. Nil nehri boyunca neredeyse aralıksız yerleşim var. Yolumuz 903 km. Trenimiz serince, ama insanlar biraz rahat ve normal konuşma tonları çok yüksek, telefonlarından dinledikleri radyonun sesini epeyce açmaları, telefonlarına zil sesi seçmek için saatlerce melodi değiştirmeleri, uyumama engel olduğu için epeyce geç vakit biraz içim geçmişti ki... birisi beni kalemle dürterek, bilet kontrol diye bağırınca artık dayanamayıp “Bir daha bana dokunma, uyandırmaulan” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Tabii anladıysa biletçinin yerine ben Arap olayım...

Sabaha karşı tuvalet ihtiyacım için uyandığımda ben Arap olmuştum. Çünkü üç bilet kontrolu olmuş ve görevli İngilizce bilmediği halde vücut dilimden anlamış ve beni atlamış. O kadar pisti ki, tabii ki tuvalete de giremedim, adım bile atamadım, yerime döndüm. Ortalık aydınlanınca, rayların Nil’in kıvrımlarıyla dans edişini seyretmeye başladım. Nil’in her iki yakası 2 m. ile 5 km. genişliğindeki yeşil bir vadi, Hurma ormanları ile kaplı (Hurma, bir çeşit palmiye ağacının meyvesidir) Ara ara mısır tarlaları ile renklenen seyrim yaklaşık 4 saat zevkle sürdü.

Aswan’a vardığımızda sıcaklık 45 derece idi. Otelime yerleşip, biraz dinlendikten sonra Aswan barajının olduğu yere gidip, baraj gölü tarafındaki iskeleden turist taşıyan motor botlardan birine atlayıp yarım saatlik göl üstü sefasından sonra, Phıla temple gittim. Burası zamanının en büyük tapınağı imiş. Baraj bitip sular yükseldiğinde bizim Hasankeyf gibi sular altında kalacakmış. UNESCO 70 milyon USD harcayarak bu tapınağın neredeyse tamamını, şu anda ada olan bu tepenin üzerine taşınmasını sağlamış. Bu harcanan paraya değer, çünkü tapınak tam bir sanat şaheseri...

Akşam Agatha Christie nin uzun zaman yaşadığı otelin restoranında yemek yedim. Çok eski, nostaljik bir ortam. Nil üstünde yük ve insan taşıyan 10-20 metre arası yelkenliler ağır ağır ilerlerken bu muhteşem manzarayı içime sindiriyorum, aynı zamanda Fas’ta, Baltık denizinde, Alaska Seward’da olduğu gibi gene yelkencilik damarlarım kabarıyor ve parlak bir düşünceyle hemen bir yelkenli kiralamak istiyorum. Bir önceki uykusuz geçen tren yolculuğu ve yemeğin rehaveti ile erkenden uyuyorum.

Ertesi gün Aswan’a 287 km. mesafede olan ABUSIMBEL tapınağına gittik. II.Ramses tarafından yaptırılan, bu tapınağı UNESCO 42 milyon USD harcayarak, 300 metre ilerdeki tepeye taşıyarak insanlığa armağan etmiş. Öğleden sonra döndüğümüzde Aswan’daki NUBIA müzesine gittik. Harikalar diyarından toplanmış M.Ö. 4500 yıl öncesine dayanan binlerce tarihi eser vardı. İlgimi Firavun Ramses II ve Kraliçenin giydiği taç çekti, ilk günkü kadar muhteşem ve hasarsız duruyordu.

Kültür gezilerine ara verip biraz da eğlenmek ve serinlemek için Nil kenarında plaja gidildi. Hava sıcaklığı 38 derece olmasına rağmen bize daha sıcak geldi. Nil’in suyu ise oldukça serin, akıntıya dikkat etmek kaydıyla yüzmek iyi geldi. Gördüğüm kadarıyla binlerce yıldır çöl ile Nil’in savaşı devam ediyor. Kayan kumlar Nil’i işgal etmek istercesine, ancak Nil’in debisi yüksek suyu, çölün savaşçılarını alıp götürüyor, çünkü kumlar çok ince. Dilerim Nil bu savaşta mağlup olmaz.

Akşam, Aswan’da Nil ortasında birkaç kilometrelik adada, Nubia ırkından gelme insanların yaşadığı köyde bir düğün törenine davetliydik. Kara çarşaflı kadınlar, renkli giysileriyle çocuklar, beyaz entarileriyle erkekler hoş bir mozaik oluşturuyordu. Tamamı darbuka, davul, teften oluşan müzisyenler grubu, sekiz kişilik vokalistler, müzikteki hareketli tempo, vokalistlerin uyumu, Afrika ritminden örnekler verirken kadınlar ve erkekler ayrı gruplar halinde folk danslarıyla bizlere unutulmaz anlar yaşattı.

Binlerce yıldır durmadan akan Nil, iki kıyısın dada ayrıcalıklı medeniyetin doğmasına katkıda bulunmuştur. Sabah toparlandığımızda, bitmeyen şaşkınlık ve heyecanla izleyeceğimiz, Nil nehrinin kıyılarındaki tapınaklara gitmek üzere, iskeleye geldiğimizde, Felluka (makinası olmayan, yelkenli lokal tekne) tam boy 12.30m. Eni 4.20m. olan teknemiz bizi bekliyordu. Bu teknenin kamarası ve tuvaleti yoktu. Üst güvertede boydan boya gölgelik vazifesi gören bir branda mevcuttu. Güvertede ise, yerde boydan boya 7 cm. kalınlığındaki süngerin üstünde, uyku tulumlarımız, sırt çantalarımızla yerleştik. Teknenin baş tarafındaki 2 metrekarelik havuzluğunda ise mutfak düzenimiz vardı. Yemeklerimizi burada rahatlıkla pişirebiliyorduk. Bu koşullarda tam 7 gün 6 gece yelken basarak, Aswan’dan Luxor’a yaklaşık 200 mil yol aldık.

Teknemizin yelken donanımı çok basit düzenlenmiş. Tarih öncesi sistem aynen devam ediyor, fazla bir değişiklik yapılmamış. Salma hareketli, pala 1x2 m. boyutlarında. Genelde orsa seyiri yaptığımız için 100 ila 600 metrede bir tramola ya da kavança atmamız gerektiğinden dümenin ağırlığı bizi zorluyordu. Çünkü teknenin palası neredeyse salma kadar. Yeke 2,5 m. çapı l8 cm. Yani kocaman, yuvarlak bir kütük... Bu gün 2 şer saatten iki defa toplam 4 saat kadar dümen tuttum. Yekenin üstüne oturarak, özellikle bacakları kullanarak sonra da kolları ekleyerek dümen tutmaktan her tarafım et kesiği oldu. Rüzgârın hızı 1–2 kuvvetinde olduğu için, Sancak-iskele, dar apaz, orsa çekerek, akıntıyla birlikte saatte 3 mil alıyoruz. Nil’in her iki yakasında da yeşil alan veya ekilebilir alan genişliği 50–60 metre ile birkaç km. arasında değişiyor. İki kıyı 500–1200 m. arası mesafede olduğundan Nil’in meşhur yosun kokusuna, doğal tezek kokusu karışarak, kıyıdaki develerin, ineklerin böğürtüsü, eşeklerin anırması, arada çocuk bağrışmaları, yolculuğumuzun otantik ortamını tamamlayıp çok zevkli hale getiriyor. Ayrıca teknemizin müzik seti de bu arada boş durmayıp topu topu iki kasetimiz sürekli dönüp duruyor...

Hava kararmadan, kıyıdaki çöle baştankara yapıp tekneyi fixledik. Kıyı hemen derinleşiyor, akıntı kuvvetli, kıyıya paralel biraz yüzüp, hem temizlenip hem serinledikten sonra şaraplar ve biralar açıldı, akşamüstü keyfi başladı. Bu arada bir yandan da akşam yemeğimizi hazırlıyoruz. Yemek faslı bittikten sonra gruptakiler içkiye devam ederken birbirimize gezi maceralarımızı anlatmaya başladık. Sıra bana gelince son bir yıl içindeki orta batı Afrika’daki Kenya-Uganda-Tanzanya-Kongo maceralarımı anlattım. Özellikle Kongo’daki nesilleri tükenmek üzere olan ve dünyada sadece Ganinga dağında yaşayıp, sayıları 650 yi geçmeyen gümüş sırtlı gorillerden bahsetmem çok ilgilerini çekti. Sonra da kışın gittiğim Nepal-Tibet hikâyelerimi büyük bir zevkle dinlediler. Gözlerimiz kapanmaya başlayınca uyku tulumlarımızı serip yan yana hep beraber derin bir uyku çektik. Ancak sabah güneşi bütün haşmetiyle üzerimize doğunca uyku tulumlarının içinde saunada uyanmış gibi olduk, teknede tuvalet olmadığından herkes bir çalının arkasını tam siper aldı. Tekne neta edildikten sonra kahvaltı sonrası vira bismillah deyince teknenin sahibi ve yardımcısı sevgi dolu gözlerle bana bakarak Müslüman olup olmadığımı sordu. Evet, cevabını alınca inanılmaz mutlu oldular. Seyir başladı, hem tekne seyrediyor, hem de biz. İşte çöl, işte Nil.

Nil bazen yeşil, bazen mavi oluyor. Her iki yakasında yeşillik ve kirli sarı, uçsuz bucaksız çöl yan yana. Rüzgâr düne nazaran bugün daha iyi. Zaman zaman artıyor, tekne de biraz yatıyor. Tramola periyotları daha kısa olmasından dolayı burada yelken basmak açık denizdekinden daha zevkli. Seyir halindeyken, arada bir sıcaktan bunaldığımız için teknenin arkasına bağlı 10 metrelik bir halata tutunarak suda serinliyoruz. Akıntıdan dolayı yaptığımız bu yüzme şekli çok komik. Hepimiz üzüm salkımı gibiyiz. Birden aklıma bir şeytanlık gelip “Dikkaaaaat timsah gördüm” diye bağırınca gruptaki çeşitli milletten beş kız ciddi şekilde paniğe kapıldılar ve sonra ben bayağı pişman olup üzüldüm. Aslında onlar da boş bulundular sanırım çünkü Aswan barajı yapıldıktan sonra, Aswan’dan denize kadar 1400 km.lik bölümde yıllır öncesinden timsah nesli tükenmiş.

Öğlen yemeğimiz hazır olduğunda 3 km² lik adanın kumsalına yine baştankara çıktık, eşek bağlar gibi demir kazığı kuma çakıp teknemizi bağladık. Yemek hazırlanıncaya kadar adayı ve içindeki köyü dolaştık. Buradakiler hayvancılık, sebzecilikle geçimlerini sağlıyorlar. Ayrıca hurma ağaçları da koruluk gibi ve çok verimli bunların da meyvelerinden gelir sağlayıp, biraz da balıkçılık yapıyorlar. İçe dönük sosyal yaşamlarına, fakirliklerine rağmen sevgi dolu bakışları beni etkiledi. Öğleden sonra gemi trafiği artıyor, akşamüstü ise neredeyse on dakikada bir gemi ile yol’laşıyoruz.

Yelkenle seyir halindeyken,Edfu’daki Kom-Ombo tapınağı ve R’mose tapınağı (şahin başlı Horüs) gibi önemli tapınakları gezip gördükten sonra 6 gece 7 günlük tekne seyahati o kadar yorucu olmasına rağmen inanılmaz zevkli ve çabuk geçti. Luxor’a vardığımızda, teknemizden hüzünle ayrılıp, grubumuzla birlikte otele yerleştik. Bu hepimiz için müthiş bir medeniyet demekti. Rahat yatak, sıcak su, klimaya kavuşmuştuk. Bu mevsimde hava sıcaklığı 38–40 derece arası olduğu düşünülürse klimanın önemi büyük...

Luxor’daki ilk günümüzde gene sabah 05.00 de kalkıyoruz. Motor bot ile karşı (batı) sahile geçip, bir Mısırlı rehber ve 8 adet eşek kiralıyoruz. 15 km.lik yolu eşek üstünde iki saatte alarak “VALLEY OF THE KINGS” yani krallar vadisine ulaşıyoruz. Bu bölge, antik Mısır’ın, yeni imparatorluk döneminin, meşhur Kıral, Kraliçe ve onların çocuklarının anıt yeraltı mezarlarının bulunduğu yerdir. Burada Dünya arkooloji tarihinin en büyük buluntusu olan, Tutankamon’un mumyasının bulunduğu özel odaya giriyoruz. Tutankhamon, M.ö 1361–1352 arasında krallık yapmış firavundur. Tahta çıkma hakkını Kral Akhenaten ve Kraliçe Nefertiti’nin kızı Prenses Ankhesenpaaten ile evlenerek elde etmişti. Tutankhamon’un ebeveynlerinin kim olduğu konusunda bazı uzmanlar bu Firavunun Akhenaton’un Nefertiti dışındaki bir kadından olan oğlu, tezini ileri sürüyorlar. Bazı uzmanlara göre de Tutankhamon, Akhenaton’un babası, 3. Amenofis’in 1. karısı Tiy’den doğmuştur. Kesin olan Tutankhamon’un soylu olduğudur. 9 Yaşında tahta çıkmıştır. Adının anlamı güneş tanrısı Amon’un yaşayan temsilcisidir. Tutankhamon’un tahtta kaldığı 9 yıl boyunca hiçbir askeri harekâta katılmadığı düşünülüyor. 19 Yaşındayken ölmüştür. Kafatasında sol kulağının arkasında tahribat bulunduğu için ölümünün bir kaza olduğu sanısı bulunmakla beraber tarihçilerin ortak görüşü “Tutankhamon’un generali Horemheb, iktidarı ele geçirmek için, Tutankhamon’un kafasının arkasına sert bir cisim ile vurmuş, ölümüne sebep olmuş ve hemen arkasından kendisi Kral olmuştur.” Şeklindedir.

Bu vadide 10 tane firavun mezarı var. Genelde mimari yapıları birbirlerinin benzeri olmakla beraber, hepsi mezardan ziyade birer sanat eseri ve 5–6 bin yıllık. Her mezarı gezmek yaklaşık bir saatimizi alıyor. Hemen sonra önümüzde 800 m. yükseklikte bir tepe var. Tek sıra halinde patikadan yürüyerek bu tepeye ulaşacağız. Bir yani 180 derece uçurum olan bu yorucu ve tehlikeli traking yolu 6 km. olup, toplam 2 saat 20 dakikada alıyoruz. 38 derece sıcakta sırılsıklam ter içinde ulaştığımız zaman buna değdiğini görüyoruz. Çünkü aşağıda M.Ö. 4500 yılında kurulan, (6500 yıl önce) nerdeyse bozulmamış büyük bir tapınak ve bir şehir bütün haşmetiyle gözlerimizin önüne serilmişti. Birkaç saatte buraları inceledikten sonra, eşeklerimizi bizi beklerken bulduk. Tekrar eşeksırtında yokuş aşağı koşturarak l,5 saatte köyden geçerek (Bu arada köylüler perişan halimize çok güldüler) Nil’e ulaşıp, yine motorbotla karşı kıyıya geçerek otelimizin havuzuna döndük.

Luxor’daki Karnak tapınağının mutlaka görülmesi gerekir. Dünyadaki en büyük antik, dini yerleşim merkezi ve tapınağıdır, o dönemde köyüde içinde barındırmaktadır. Güneş tanrısı Amon için yapılmış. Girişte çift taraflı aslanlı taş yolda ilerlerken, kaşınıza çıkan dikilitaş (bu dikilitaşlar beş adetmiş, bir tanesi, Osmanlı padişahı Yavuz sultan Selim tarafından o dönemde İstanbul’a getirilip, dikilmiş, yolda getirilirken kırıldığından, İstanbul’dakinin boyu kısadır.) ve ana bina içindeki dev taş sütünlar karşısında hayretler içinde kalmamanız mümkün değildir.Felluka gezimiz Luxor’da bittikten sonra,Kahireye döndük,buradanda Sina yarımadasının güzelliklerini görüntülemek üzere,yola çıktık.